sloganimg

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages

Tarih

KUDÜS TARİHİNDEN SATIRBAŞLARI

Dünyada insan sayısının (muhtemelen) birkaç elin parmaklarının sayısını geçmediği dönemlerde adı anılmaya başlanan Beytülmakdis ve doğal olarak Kudüs şehrinin tarihi bilinse de kütüphaneler almayacak sayıda cilde ancak sığar ancak.

Bu bölümde Kudüs-ü şerifimizin tarihinin satırbaşlarını sizinle paylaştık, ayrıntıya girmedik. Bahsedilen olay ve kavramlara, adı anılan kişilere ait ayrıntılı bilgiyi sitemizin ilgili bölümlerinden okuyabilirsiniz. Yazan, okuyan, anlayan, anlatanlar için sadakayı cariye olması niyazı ile…

Mescid-i Aksa’nın tarihi bir anlamda insanlığın tarihiyle başlar.

 Ebû Zer el-Gifârî, Peygamber Efendimiz’ den (sav.) şöyle nakleder: “Yâ Resûlallah! Yeryüzünde ilk inşa edilen mescid hangisidir?” diye sordum. “Mescid-i Haram” buyurdular. Sonra hangisidir?” diye sorunca, “Mescid-i Aksa” cevabını verdi. Dedim ki “Aralarında ne kadar süre var? ”Kırk sene” buyurdular.”Mescid-i Aksa’yı ilk inşa edenin Hazreti Âdem aleyhisselam olduğu düşünülmekle birlikte bu konu ihtilaflıdır.

Bu topraklarda ilk medeniyet eserleri, M.Ö 10000’den sonra görülmektedir.

Genel olarak Kudüs şehrinin tarihininM.Ö. 4500’lerde başladığı kabul edilir.

M.Ö. 3000 yılında şehre ilk hicreti Arap Kenâniler yaptı. Onlara ithafen şehir Kenan olarak anıldı. Kenanlıları Yebûsîler takip etti.

Kudüs şehrini M.Ö. 3000-1500 arasında Yebûsîler inşa etmiş ve bu şehre ”Yebûs” adını vermişlerdir. Hz. İbrahim’in Kudüs’e hicreti Yebûsîler’in hâkimiyeti döneminde gerçekleşmiştir. M.Ö. 1650 yılında ise oğlu İshak ile torunu Yakup buraya yerleşmiştir.

M.Ö. 20.-15. yy. Mısır krallarının mektuplarında bu isimlerle Kudüs’ten bahsedilir.

Daha sonra Kudüs şehri Mısır Firavunlarının yönetimine geçmiştir.  (M.Ö. 1550-1000). Onların ardından Kudüs ve civarının sakinleri Amalikalılar olmuştur. Bazı İslam tarihçileri Amalikalıları, Kudüs’ün ilk kurucusu ve Hicaz bölgesinin de ilk sakinleri kabul etmektedir.

Beni İsrail’in yolculuğu

Yakub (a.s.)’ın nesli (Beni İsrail), Yusuf (a.s.)’ın devrinde Mısır’da rahat günler yaşamış, onun ardından ülkenin kontrolünü ele geçiren Kıptiler zamanında ikinci sınıf vatandaş durumuna düşmüşlerdir. Bu zillet dönemi sonrası, zulümden kaçan Beni İsrail, firavun ordusu ile Kızıldeniz arasında sıkışır. Musa (a.s.)’ın mucizesi ile deniz, Yakub (a.s.)’ın 12 çocuğunun soyundan gelenler için 12’ye bölünür. Buradan sonra istikamet Sina Çölü üzerinden Ürdün olur.

Vaad edilmiş toprakların kenarına kadar gelinir ama bölgenin yerlileri olan Amalikalılar her anlamda oldukça güçlüdür. Musa as istihbarat için 12 adamını gönderir ve edinecekleri bilgiyi sadece kendisine iletmelerini ister. İkisi söz dinler fakat on kişi,  rakibin gücünü abartarak anlatır. Zilleti karakter haline getirmiş topluluğun,vaad edilen topraklar için savaşmalarını isteyen peygamberlerine cevabı “Sen ve Rabbin gidip savaşın” olur.

Musa (a.s.)’ın duası, cenazesinin vaad edilmiş topraklarla buluşması olur. Kabri Filistin sınırları içerisinde yer alan kızıl toprakların olduğu tepede yer bulur. Musa (a.s.)’ın vefatı sonrası Yuşa (a.s.)  ile Filistin’e ulaşırlar.

Yaklaşık M.Ö. 1000 yılında, Şemuyel (a.s.) manevi bir işaret ile Bünyamin soyundan gelen Talut’u hükümdar yaptı. Yeni lideri beğenmeyen İsrailoğulları’na,  Talut’un liderliğine delil olarak Amalikalıların gasp ettiği “tabut-ussekine” dört melek tarafından getirildi. Bu açık mucizeden sonra kısmen sükûnet sağlanır.

Kudüs’ün müminler tarafından fethi

Yeni bir ordu kuruldu, borcu olanlar, nişanlı olanlar, bina inşaatı yapıp tamamlayamayanlar – yani cihada fikren konsantre olamayacak olanlar- orduya alınmadı. Yaklaşık 80 bin kişilik ordu kana kana su içmeme ihtarına uymayanların elenmesi ile 313 kişiye düştü. Amalikalıların komutanı Calut (Golyat)’un karşısına Talut (Saul)’un ordusundan Davut çıktı ve sapanıyla attığı taş, dev düşmanı devirdi.

Talut sözünü tuttu Davud’u damadı olarak seçti. Onun ölümünden sonra Davut beni israilin kralı oldu.

Beytülmakdis’in İnşası

Beytülmakdis’in yerinin tespiti ve planlanmasını Hz. Davut (a.s.) yapar. Devam eden inşaatın bitirilmesini oğluHz. Süleyman (a.s.)’a vasiyeteder. Süleyman (a.s.)’da vazifeyi tamamlar.

Yeniden inşa edilen şehrin sınırları Davut (a.s.) ve Süleyman (a.s.) zamanında neredeyse aynı kalırken, Hizkiya (Hezakiel) peygamber zamanında birkaç katına çıkmıştır.

Davut (a.s.)’a hem peygamberlik hem de hükümdarlık verilmiştir. 100 yıl yaşadığı tahmin edilen Davut (a.s.) ın hükümdarlığı yaklaşık M.Ö. 1015-975 yılları arasındadır.

Hz. Süleyman’ın Hükümranlığı

Süleyman (a.s.) Gazze’de doğdu.12 yaşında vefat eden babasının yerine idareyi devraldı ve yaklaşık 40 yıl kavminin idarecisi oldu,  Kudüs’te vefat etti. Yahudilik’te ve Hristiyanlıkta sadece kral, İslâm’da ise hükümdar-peygamber kabul edilir. O’nun krallığı, bugünkü Filistin, Ürdün’ün tamamı ve Suriye’nin bir kısmını içine almaktaydı. Hz. Süleyman (a.s.) başkent Kudüs’te Beytülmakdisin inşasını tamamladı, şehri surlarla çevirdi. Süleyman (a.s.) hakkındaki pek çok bilgi, güvenilir tarihi eserlerden ziyade ahd-i atik’e dayanmaktadır ve birçoğu gerçekle bağdaşmamaktadır. [Süleyman (a.s.) ihtiyarladığında putperest olduğu ve peygamberlikten alındığı gibi…]

İki Krallık: İsrail ve Yahuda

Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra M.Ö. 796 yılında, on kabile ülkenin kuzeyini alarak İsrail Krallığı’nı, iki kabile de güneyde Yahuda Krallığı’nı kurdular. Tapınağın bulunduğu Yeruşalim, iki krallık arasında kalmış, fakat güneydeki Yahuda Krallığı’na bağlanmıştı.

İsrail Krallığı M.Ö. 721’de Asuriler tarafından, Yahuda Krallığı ise M.Ö. 586’da Babilliler tarafından yıkıldı. 

Tarih boyunca çeşitli yahudi devletler doğmuştur. Başlangıçta, Hz. Musa önderliğinde Mısır’dan çıkan İsrailoğulları, Kenan topraklarına yerleşti. Uzun yıllar yan yana yaşayan İsrailoğulları’nın on iki kavmi birbirlerinden bağımsız olarak yaşıyordu. Dışarıdan gelen tehditler karşısında Şaul’un krallığı altında bu on iki kavim birleşip M.Ö. 1050’de İsrail Krallığı adında tarihte ilk defa bir Yahudi devleti kurdu. Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın da krallığını yaptığı bu devlet, Hz. Süleyman’ın MÖ 930’da ölümünden sonra ikiye bölündü. Kuzeydeki on kabile Jeroboam önderliğinde İkinci İsrail Krallığı’nı kurarken, güneydeki iki kabile ise Süleyman’ın oğlu Rehoboam liderliğinde Yehuda Krallığı’nı devam ettirdi. İkinci İsrail Krallığı, M.Ö. 720’de Asur İmparatorluğu’nun işgaliyle son buldu. Yehuda’nın varlığı ise M.Ö. 586 yılında Nebukadnezar önderliğindeki Babil İmparatorluğu’na yenik düşünce son buldu. Babillilerin bölgeyi fethiyle Kudüs Tapınağı yıkıldı ve yahudiler bölgeden sürüldü. Tekrar geri gönderilen yahudiler M.Ö. 140 ile M.Ö. 37 yılları arası bağımsızlıklarını Haşmonayim Krallığı olarak ilan ettilerse de bu bağımsızlık uzun sürmedi ve Roma İmparatorluğu altında 70 yılına kadar özerk kaldılar. 132 yılında çıkan Bar Kohba İsyanıyla tekrar bağımsız bir İsrail devleti kuran yahudiler, iki sene sonra bu devleti kaybettiler. Tekrar bir yahudi devleti kurma hayaliyle yaşayan yahudiler bu rüyaları için yaklaşık iki bin sene beklemek zorunda kaldılar ve bu hayalleri 14 Mayıs 1948’de İsrail’in kurulmasıyla gerçekleşti.

Babil’in meşhur asma bahçelerini de yaptıran hükümdar Buhtunnasır (İbranicede Nabukadnezar olarak anılır) Yahuda Krallığına son vermiş, mabed ile birlikte şehrin önemli bir kısmını yıkmış, halkın çoğunu Babil’e sürgüne göndermiştir. Böylece birinci mabed dönemi sona ermiştir. Zira müfessirler, İsrâ sûresinde geçen ve İsrâiloğulları’nın yeryüzünde iki defa karışıklık çıkaracaklarını, ilk karışıklık sebebiyle onları cezalandırmak için güçlü kulların gönderildiğini bildiren âyeti (el-İsrâ 17/4-5) bu hadiseyle ilgili kabul ederler.

M.Ö. 539-538’de İran (Pers) hükümdarı Şireveyh (Sirius/Cyrus), Bâbillileri yenince, Yahudilerin dönüşüne izin verdi. Şehir ve mabed yeniden inşa edildi. Ezrâ’nın dinî reformu çerçevesinde yıkım sırasında kaybolan ve Yahuda halkı tarafından unutulan Tevrat halka okunup açıklanmdı. Tek tanrı olarak Yahve’ye tapınılması resmî inanç şeklinde benimsendi.Şabat (Sebt) uygulaması tekrar tesis edilmiş, Yahuda halkı arasında yaygın olan yabancı kadınlarla evliliklere son verilmiş, yabancı eşlerle çocukları toplumdan dışlanmıştır. (Ezrâ, 4-10; Nehemya, 4-8) Bundan dolayı yahudi geleneğinde Ezrâ, Tevrat’ın İsrâiloğulları’na yeniden kazandırılmasını sağlayan kişi, bir nevi ikinci Mûsâ olarak yüceltilmiştir. Akademik çevrelerde ise Ezrâ mevcut haliyle Tevrat’a son şeklini veren redaktör kabul edilmektedir. Bu dönemde ayrılıkçı diye nitelendirilen Sâmirîler de yahudi toplumundan dışlanmıştır.

İkinci tapınak

M.Ö. 515 senesinde, Birinci Darius döneminde yıkılan mabedin yerine inşa edilen İkinci Tapınak tamamlamışlardır. Yaklaşık 500 yıl sonra ikinci tapınak, M.Ö. 20 yılında Kral Herod tarafından yeniden tamir ettirilmiş ve daha sonra Herod Tapınağı olarak anılagelmiştir. Bu tapınak’ ta Romalılar tarafından 70 yılında tahrip edilmiştir.

M.Ö. 333 yılında Makedonya Kralı Büyük İskender’in Persler’ in kontrolündeki Filistin topraklarını ele geçirmesiyle birlikte Yahuda bölgesinde Grek hâkimiyeti ve etkisi başlamıştır. Kısa süre sonra Büyük İskender’in ölümüyle, imparatorluğa ait topraklar komutanları arasında paylaştırılmış, Yahuda halkı önce Mısır merkezli Ptolemaios (M.Ö. 322-200), daha sonra Suriye merkezli Selevkos (M.Ö. 200-164) krallıkları tarafından yönetilmiştir.

M.Ö. 168 yılında Makkabilerin, Suriyeli, Selevkoshanedanına isyanı başarıyla sonuçlanır. Bu olay Hanuka (Işık) bayramı olarak kutlanır. Bundan sonra yaklaşık 80 yıl Makabeler (Hasmoniler) şehri idare eder. Bu dönemde ihtilaflar ortaya çıkar.  Ferîsîlik, Sadûkīlik ve Essenîlik olarak adlandırılan üç grup ortaya çıkar.

Roma Hâkimiyeti

M.Ö. 63’de Kudüs, Romalıların eline geçti.

M.Ö. 40 yılında, yönetimi devralan Romalıların Filistin’deki Yahudi valisi Herodes (sonradan Yahudileştirilmiş bir kişiydi) Beytülmakdis‘i yenilemiştir. Herodun M.Ö. 4. yılında ölmesiyle kısmi özerklik biter, bölge doğrudan Roma’ya bağlanır. İslam kaynakları Meryem oğlu İsa(as)’nın, Zekeriya(as)’nın ve onun oğlu Yahya(as)’nın, Kudüs’ün Hirodes yönetiminde olduğu bu dönemde yaşadığını belirtirler.

İsa (as)

M.Ö. 5. yada 0 yılda İsa (a.s.)’ın doğumu gerçekleşir. Tarih üzerindeki ihtilaf hep tartışma konusu olmuştur. Hirodes otuz yedi yıl hüküm sürmüş, milâttan önce 4 yılında Paskalyadan evvel, ay tutulmasından sonra ölmüştür. Astronomik hesaplar, ay tutulmasının Roma takvimine göre 750 yılının 12-13 Mart gecesi vuku bulduğunu göstermektedir. Paskalya ise 12 Nisan 750’de başlamıştır. Buna göre Hirodes’in ölüm tarihini 1 Nisan 750, diğer bir ifadeyle milâttan önce 4 yılı olarak kabul etmek daha gerçekçidir. Îsâ’nın doğumu ile Hirodes’in ölümü arasında cereyan eden olaylar iki üç aylık bir süreyi gerektirdiğinden Îsâ’nın doğumunu milâttan önce 5. yılın sonu veya 4. yılın başı olarak kabul etmek uygun olur. İsa (a.s.)’ın 27-28 yılında tebliğ amacıyla Kudüs’e geldiği tahmin ediliyor.

28 yada 33 yılında Romalılar Hz. İsa zannettikleri ve kendisini ihbar eden Yahuda’yı İsa (as) ın son vaazını verdiği Zeytindağı’nın eteklerinde yakalamıştır. (Hazreti İsa’nın son vaazını verdiği taşın üzerinde bugün Tüm Uluslar Kilisesi yer alıyor)

Ecce Home Kemeri olarak anılan yerde Vali Pontius Pilates,  İsa (a.s.)’ı affetmek istemesine rağmen şehrin ileri gelenlerinin ( Yahudi lobisinin) baskılarına direnemez.

İslâmî kaynaklara göre çarmıha gerilen kişi, Îsâ’nın yerini yahudilere ve Roma makamlarına gösteren Yahuda İskaryot’tur. Hain Yahuda tam Îsâ’yı ele vereceği sırada Îsâ’nın sûretine büründürülmüş ve Îsâ yerine çarmıha kendisi gerilmiştir.

MS. 66Yerli halkın dört yıl süren isyanı 70 yılında Roma’nın o zamanki valisi Titus tarafından bastırılır. Şehir ciddi bir yıkımauğrar.

132-135 yılları arasında Bar Kohba isyanı patlak verir. İsyan bu kez Hadrian tarafından bastırılır, sadece şehir yıkılmakla kalmaz halk dünyanın dört bir yanına sürgün edilir. 13. yy’a kadar şehre Yahudi giremez. Selahaddin’in zamanında ise kısmen izin verilir.

313 yılında Doğu Roma resmen hıristiyan olur.  İmparatorun annesi Helena Kudüs’e kadar giden yolla birlikte Kudüs’ü de kendi inançlarına göre ihya eder.

614‘te putperest Persler, ehl-i kitap Bizanslıları yener ve Kudüs’ü ele geçirir. İran orduları, Suriye’deki bütün mukaddes şehirleri bütün Filistin’i ve Kudüs’ü ele geçirmişti. Bu istilâ sırasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dini binalar tahrip edildi. Yirmi altı bin Yahudi, altmış binden fazla Hristiyan’ı kılıçtan geçirmişlerdi.Rum suresi 1-3. âyetleri bu sıralarda nazil olmuştur:  “Allah, sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, peygamberimiz haber verdi. Yemin ederim ki, Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara mutlaka galip geleceklerdir.”

630 yılında Heraklit, Persleri yener. Bu sefer sırasında kendisine Resulullah (sav)ın mektubunu getiren Dıhyet’ül Kelbî (r.a.) ile görüşür. Ondan aldığı bilgilerin uyandırdığı merak ile o sırada ticaret amacıyla Gazze’de bulunan Ebu Süfyan’ı çağırıp ondan yeni din ( İslam) hakkında bilgi alır.

634 yılında Amr bin As ve Halid bin Velid (r.h.) Bizans’a karşı Ecnadin savaşını kazanır.

636 yılında Yermuk savaşı ile Suriye İslam’la müşerref oldu. Ebu Ubeyde b. Cerrah Kudüs şehrine kadar ulaşıp şehri kuşatmasına rağmen, surlar nedeniyle fethi tamamlayamadı. Çünkü Kudüs ahalisi surları içeriden destekleyerek güçlendirmişti. Hal böyle olunca Ebu Ubeyde, uzun süre Kudüs’ü kuşatma altında tuttu.

Kudüs’ün Fethi

637 yılıMayıs ayında Patrik Sofranıus’un talebi üzerine Ömer (r.a.) 638’te şehri teslim alır. Şehir halkına verilen emanname ise insanlara insanlık dersi verir niteliktedir.

638’de şehir, Müslümanların hâkimiyetine girer.

692 yılında, Abdülmelik b. Mervan devrinde KubbetüsSahra yapılır.

705 senesinde deOnun oğlu Velid b. Abdulmelik, Kıble Mescidinin inşasına başlamıştır.

746 senesinde Mescid-i Aksa, büyük ölçüde yıkılmasına neden olan bir depreme maruz kalır.

Abbasiler dönemi ile Kudüs Türk yöneticilerle tanışır.

878’den itibaren Tulunoğulları şehri yönetir.

928’de ise Kudüs İhşitoğulları’nın idaresine geçmiştir.

969 yılında Fatımiler kutlu beldenin hadimi olma nöbetini ifa eder. Şehrin idaresini eline alan her devlet kendi medeniyet tasavvuruna uygun hizmetler yapar.

1033‘te gerçekleşen başka bir deprem, mescitte geniş bir alana yayılan bir tahribata neden olmuştur. 1034 ve 1036 yılları arasında yapılan yenileme sırasında mescitteki revakların sayısı on beşten yediye indirildi.

1070’de Emir Atsız Filistin Selçuklu devletini bu topraklara taşıdı.

1085’te Artuklular’ınhâkimiyetine giren şehirde, 1098 senesinde tekrar Fatımiler nöbeti devralır.

Haçlılar’ın Kudüs’ü İşgali

15 Temmuz 1099tarihinde Birinci Haçlı Seferi sonunda Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiler.

Müslümanlar hicrî 17 (m. 638) yılında Kudüs’ü feth ettiklerinde Halife Ömer hıristiyanlara can ve mal güvenlikleri konusunda söz vermiş, onların haklarını belirten bir anlaşma imzalamıştı. Haçlılar ise tam aksi bir davranışla şehirde bulunan bütün Müslümanları, hatta Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle bütün Musevileri öldürerek dünyada eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilemişlerdir. Orduyla birlikte Kudüs’e giren Haçlı tarihçisi Fulcherius, şövalyelerin ve askerlerin Arapların yuttukları altınları bağırsaklarından çıkarmak için bunları öldürdükten sonra karınlarını deştiklerini, ellerinde kılıç şehirde dolaşıp hiçbir canlı bırakmadıklarını, bütün evlere girip ne buldularsa aldıklarını anlatır. Rakam bilinmese de şehirdeki tüm Müslüman ve Museviler öldürüldü.Haçlılar Mescid-i Aksa’yı ilk olarak Krallık Sarayı ve At Ahırı olarak kullandılar. Halen Mervan Mescidindeki sütunlarda atların bağlanması için kullanılan delikler görülmektedir. İşgalci haçlılar “Kutsal Mezarın Bekçisi” unvanını alan Godefroi de Bouillon’u Kudüs’ün yöneticisi seçtiler. Godefroi 1100’de ölünce yerine Urfa kontu olan kardeşi Boudouin kral seçildi.

1119 senesinde Mescid-i Aksa tamamen tapınak şövalyelerinin merkezi haline geldi. Bu dönemde Mescid bir tapınağa dönüştürülecek şekilde değiştirildi.

Hıttin Savaşı

1187 yılı Temmuz ayında Kuzey Filistin’de yer alan Taberiye civarında gerçekleştirilen Hıttin Savaşında, Selahaddin Eyyubi, Kudüs Krallığı ordusunu tamamen imha eder. 3 ay süren fetihler zincirinin son halkası Kudüs-ü Şerif olur.2 Ekim 1187’de Kudüs bir miraç kandilinde tekrar İslam ile şereflenir. Şehir imar edilir, gül suyu ile yıkanır. Nureddin Zengi’nin minberi yerleştirilir. (Nureddin Mahmud Zengi tarafından 1168-1169 yılları arasında Mescid-i Aksa için hazırlanmasını istediği, ancak tamamlanması Zengi’nin vefatı ertesinde gerçekleşen, mükemmel bir ahşap işleme ve geçme tekniğiyle hazırlanmış, ceviz ağacından sedef kakmalı bir minberi 1187’nin Kasım ayında mescide yerleştirdi.)Sultan Selahaddin 4 Mart 1193 yılında vefat eder. Selahaddin’in halefleri maalesef günlük siyaseti önemserler. Ve kısa süreli bir haçlı dönemi yaşanır.

Sonraki yıllardasırasıylaHarzemşah, Eyyubiler ve Memlüklüler’inhâkimiyetine giren şehir,

24 Ağustos 1516 tarihinde MemlüklüleriMercidabık’ta mağlup eden Osmanlı’nın idaresine geçer. Osmanlı askerleri 28 Aralık 1516’da Sinan Paşa komutasında Kudüs’e girdi. Yavuz Sultan Selim de 31 Aralık 1516 tarihinde kutsal şehri ziyaret etti. Şehre hizmet 1917 yılına kadar Osmanlı devletine nasip oldu. Bu zaman zarfında 1831-1840 yıllarında arasında Kavalalı Mehmed Ali Paşanın hâkim olduğu bir dönem de vardır.

1798-99 yıllarında küresel savaşın bölgeye yansıması ile Napolyon, bölgeye saldırdı. Ancak Akka’da Cezzar Ahmet Paşa tarafından püskürtüldü. Bu sayede Kudüs olası bir işgalden kurtulmuş oldu.Osmanlı kaynaklarına göre 1849 yılında şehirde 6184 Müslüman, 3744 hıristiyan ve 1790 yahudi olmak üzere 11.682 kişi yaşıyordu. Bahsedilen Yahudiler de ömürlerinin son günlerini kutsal topraklarda geçirmek isteyen yaşlılardı.

Yahudi kökenli İngiliz siyasetçisi Sir Moses Montefiore’nin 1860 yılında şehir surları dışında yeni bir mahalle ve 1870’te Mikveh Israel Ziraat Okulunu kurmasıyla ülkeye organize Yahudi göçleri başladı. 1882’de yoğunlaşan Rusya’daki pogromlar (Yahudileri hedef alan eylemler) göçü tetikledi. 1882 ve 1905’te göç dalgaları şehrin demografisini değiştirmeye başladı.  20. yüzyılın başında toplam nüfus yaklaşık olarak 10.000 Müslüman, 10.000 hıristiyan ve 35.000 yahudi olmak üzere 55.000’i buldu. 1914’e kadar 40.000 yahudi daha şehre geldi.

1800’lerin sonlarında sadece Rusya’nın değil Avrupa’da her bir ülkede yahudi sıkıntısı oluştu. Sebep sonuç ilişkileri her anlamda tartışmaya açık olmakla birlikte tüm batılı devletler yahudileri kendi topraklarından gönderme derdine düştü. Yahudiler de bunun farkında ve çözüm arayışındayken, bu sıkıntıyı fark edenlerden biri de Theodore Herzl’di.

Theodore Herzl 1897 yılında doğan Macar asıllı bir yahudidir. Aslında hukuk tahsili yapmıştı ama mesleği gazetecilikti. Ömrünün hiçbir döneminde kendini dindar olarak tanımlamamıştı. Toplumun içinde gittikçe tehlikeli bir hal alan yahudi karşıtlığının çözümünün topluma entegrasyon olduğunu düşünmüş hatta bunu topluca hristiyanlığa geçme fikrine kadar vardırmıştı. Bu fikirleri muhabir olarak takip ettiği Dreyfus davasından sonra tersine dönmüştür.

1894 yılında, Fransız ordusunda yüzbaşı olan yahudi asıllı Alfred Dreyfus vatana ihanetle suçlanır, aklanması gerektiğini düşündüğü dreyfusun cezalandırılmasının sebebini yahudi olmasına bağlayan Herzl “Biz ne yapsak bu zihniyete yaranamayız” diye düşünerek yahudilerin bağımsız bir devlet, egemen bir toplum olması için çalışmaya karar verir. Herzl’e göre çözümün tek yolu siyasi çalışmalar sonucu, yahudilerin kendi kaderlerini tayin edebilecekleri devletlerini uluslararası camianın desteği ile gerçekleştirebileceklerini düşündü ve Yahudi Devleti – Yahudi Sorununa Çağdaş Bir Çözüm (Der Judenstaat) adlı kitabını 1896 yılının Şubat ayında yayınladı. Devletin kurulabileceği yer doğal olarak Yahudilerin tarihi anavatanı olan Filistin topraklarıydı. Bu prensiplerine güzel bir de isim buldu: Siyonizm.

Bu amaçla ilk olarak 28 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde 1. Siyonist Kongre’yi topladı.  Kongrede “Ben bugün burada Yahudi Devleti’ni kurdum, ancak bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde ya da elli sene sonra bunu herkes böyle bilecektir.” demiştir. Kongre sonunda, yahudi devleti kurma fikri destek gördü ve Herzl, Dünya Siyonist Teşkilatı’nın başkanı seçildi. Theodor Herzl ve taraftarları, yahudiliği bir inanç olarak değil, sadece bir ırk olarak görüyorlardı ve bu yüzden devlet kurmaları gerektiğine inanıyorlardı. Aslında Herzl’e göre önemli olan devletin kurulmasıydı ve nerede kurulduğu tali bir meseleydi. Önce İngiltere’nin önerisi ile Uganda’yı düşündü. Mozambik, Mezopotamya, Güney Amerika seçenekleri akla geldi ancak Filistin’de karar kılındı. Gerekçe kutsal gibi gözükse de Herzl’in “Filistin’den başka bir yer için kimseden para toplayamazdık” cümlesi enteresandı. Bu amaçla o toprakların sahibi Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid Han ile görüşmek için İngiliz ve Alman krallarından yardım istedi ve başaramayınca bizzat İstanbul’a gelerek şansını denedi.

19 Haziran 1896‘da Sultan Abdülhamid ile görüşmeyi başardı. Filistin’e Yahudi yerleşimi meselesine soğuk bakan 2. Abdülhamid, Filistin’de özerk bir Yahudi devletini “kesin bir dille” reddetmişti. İlk girişiminde başarılı olamayan Herzl 19 Mayıs 1901 tarihinde tekrar saraya geldi ve Sultan Abdülhamid ile yeniden görüştü. Bu görüşmesinde de Sultan Abdülhamid tarafından reddedildi ve yahudilere Mezopotamya’ya yerleşmelerini önerdi.

1916 Sykes-Picot Anlaşması; İngiltere ve Fransa arasında sağlanan anlaşma olan Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu ve Ortadoğu topraklarının paylaşımını ele alan gizli bir antlaşmadır. Bu antlaşma 1916’ya Fransa adına François Georges Picot, İngiltere adına da Sir Mark Sykes imza atmıştır. Aslında bu anlaşmanın başında Rusya da vardır ama Ekim Devrimi sonrası devreden çıkmıştır. 1. Dünya savaşı sonrası bu anlaşma büyük oranda uygulanmış ve birçok sorunun kaynağı olarak kendini hissettirmektedir.

Balfour Deklarasyonu

1917Balfour Deklarasyonu, İngiliz dışişleri bakanı olan Arthur Balfour’un gayretiyle başlatılan ve sonuçta Filistin topraklarında yahudi devletinin kurulmasıyla sonuçlanan girişimdir. Balfour’unsiyonistlerin önderlerinden LordRothschild’e gönderdiği mektupla Filistin’de yahudi halkları için bir vatan kurulması sözü verildi.

Mektuptaki ifadeler şöyledir: “Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için milli bir yurt kurulmasına olumlu gözle bakmaktadır ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olmak için elinden geldiğince çaba gösterecektir; Filistin’de hâlen mevcut Yahudi-olmayan halkların toplumsal ve dinî haklarına ya da Yahudilerin diğer ülkelerdeki hak veya politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı net bir şekilde anlaşılmalıdır.” (Balfour Deklarasyonu yayınlandığı sırada Filistin’deki yahudi nüfusu 56.000 civarındaydı ki bu 600.000 olan Arap nüfusunun %10’undan daha azı demekti.)

İlginç olan bir diğer durum ise mektubun tarihinin 2 Kasım 1917, yani İngilizlerin Kudüs’ü işgali olan 9 Aralık 1917’den önce olmasıdır. Yani, bir millet başka bir millete, üçüncü bir milletin ikamet ettiği farklı bir devletin yönettiği toprakları vaad ediyordu.

9 Aralık 1917 tarihinde Osmanlı askeri Kudüs’ü boşaltır.Kudüs’ün son mutasarrıfı İzzet Bey’in İngiliz Kumandanlığı’na gönderdiği telgraf şöyledir: “Her milletçe mukaddes olan Kudüs’te bazı mekânlara iki günden beri obüsler düşmektedir. Hükümet-i Osmaniye’ce sırf emâkîn-i diniyyeyi (dinî mekânları) tahripten vikayeten (korumak için) asker kasabadan çekilmiş ve Kamame ve Mescid-i Aksa gibi emâkîn-i diniyyenin muhafazasına memurlar ikame edilmiştir. Tarafınızdan da bu yolda muamele edileceği ümidiyle işbu varakayı Belediye Reisi Vekili Hüseynîzade Hüseyin Bey ile gönderiyorum efendim. Kudüs Müstakil Mutasarrıfı İzzet. 8-9.12.1917”

Birkaç gün sonra İngilizler Kudüs’ü işgal etti.

Askeri yönetim yerini 1 Temmuz 1920’de sivil yönetime terk etmek durumunda kalmıştır. Yahudi kökenli Siyonizm yanlısı Herbert Samuel İngiliz Yüksek Komiseri olarak atanmıştır. Müslümanlara duyduğu kin herkesçe bilinen Allenby’nin Siyonistlerle de anlaşamadığı biliniyordu. Samuel’in idaresinde en belirgin icraat yahudi göçünün kolaylaştırılması, hızlanması oldu.

24 Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti’nin aldığı 28 maddelik kararla Filistin’de İngiliz manda yönetimi ilan edilir. (Manda Sistemi, Milletler Cemiyeti sistemi içinde bağımsızlığına kavuşmamış bir kısım yerlerin veya toplulukların başka devletlerin geçici yönetimine bırakılmasına deniyor). Böylece İngiltere bölgede resmen yönetici devlet olur.

20 Ağustos 1922’de Filistin’in ilk Anayasası ilan edilir. Anayasaya göre ülkeyi 23 üyeden (11’i Hükûmet temsilcisi, 8 Müslüman, 2 Hristiyan, 2 Yahudi)  oluşan bir Konsey yönetecektir.1922 yılında İngiltere’nin düzenlediği bir nüfus sayımı, yahudilerin sayısının, Filistin’deki 750 binlik nüfusun yüzde 11’ine ulaştığını gösteriyordu. Bundan sonraki 15 yılda 300 bin Yahudi daha gelecekti.1925‘ten sonra Filistin’e yahudi göçlerinde düşüş yaşandı. 1926-1931 yıllarında ortalama 3200 yahudi, Filistin’i terk ediyordu. 1932 yılında Filistin’de 770 bin Arap nüfusa karşılık 181 bin yahudi nüfusu vardı. Tam bu sırada Almanya’da yahudilere yönelik Nazi soykırımının başlaması üzerine Filistin’e göç yeniden başladı. Yahudi nüfusu 1939’da 446 bin ve 1946’da 630 bine çıktı.

1929 senesinde Burak Duvarının mülkiyetine dair tartışmalar çatışmaya dönüştü. 133 Yahudi, Filistinliler tarafından öldürüldü. İngiltere polisi de 110 Filistinliyi öldürdü. Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından kurulan bir heyet, duvarın müslümanların mülkiyetinde olduğuna ve yahudilerin orada dua edebileceklerine karar verdi.

1930’larda Filistin’de Müslümanlar tarafından artan yahudi göçüne reaksiyon olarak birçok dernek kurulur. Ama aralarında birlik sağlanamaz.

1937 yılı Temmuz ayında İngiltere’de, Lord Peel’in başkanlığındaki komisyon, bu bölgeyi Yahudi ve Arap devletleri arasında ikiye bölmeyi önerdi. Yahudi devleti, İngiliz mandasındaki Filistin’in üçte birini kaplayacaktı ve Celile Denizi ile sahildeki düzlükleri içine alacaktı. Yahudiler, göçe sınırlama getirdiği ve hayal ettikleri devletin sınırlarını daralttığı iddiası ile Filistinlilerde göçün durdurulmamış olması ve üniter devlet dışındaki çözümlere karşı oldukları için planı reddetti.

22 Temmuz 1946’da Siyonist örgüt Irgun, Kudüs’te Kral Davut Oteli’ni bombaladı. Saldırıda 96 kişi öldü.

29 Kasım 1947’de BM taksim planı (UNSCOP) ile BM bölgeyi Yahudiler ve Filistin-Arap devletleri arasında bölmeyi önerdi. BM Genel Kurulu‘nda oylamada 33 kabul, 13 ret, 10 çekimser oy kullanıldı ancak plan hiç uygulanmadı. Buna göre; Filistin’in yüzde 56,47’sini yahudi devletine, yüzde 43,53’ü de arap devletine bırakılıyor, Kudüs’ün ise uluslararası idare altında olması öneriliyordu. Bu tarihlerde göçlerin sonucunda yahudiler artık nüfusun üçte birini oluşturuyordu, ancak toprakların yüzde 6’sı onların elindeydi.

9 Nisan 1948 Deir Yasin katliamı; Siyonist terör örgütü ırgun bir köyde 254 Filistinliyi şehid etti.

14 Mayıs 1948‘de Tel Aviv’de saat 16.00’ da İsrail devletinin kurulduğu ilan edildi. Açıklama İngiltere birliklerinin bölgeyi terk ettiği ertesi güne denk geliyordu. Filistinliler, 15 Mayıs‘ı “El Nakba” diye adlandırıyor: “Felaket Günü”. İlanın 11. dakikasında ABD bir süre sonra da SSCB İsrail’i tanır. BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail Devleti’nin kurulması ile ilgili oylamada ABD, Batılı Devletler ile beraber taraftar, Türkiye aleyhte, İngiltere ise çekimser oy verir. Neticede, oylamada üçte iki çoğunlukla İsrail Devleti kurulma kararı alınır.

15 Mayıs 1948 günü İsrail Devleti’nin kuruluşu ilanı üzerine Arap ülkeleri (Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak) saatler içinde İsrail’e savaş açtı. ABD nin Arap ülkelerine silah ambargosu uygulaması, SSCB’nin İsrail’e silah yardımlarına Arap liderlerinin şahsi ihtirasları ve ordularının dağınıklığı eklenince başarısızlık kaçınılmaz oldu. Savaş sonrasında İsrail, Filistin’deki toprağını yüzde 55’ten yüzde 78’e çıkardı. 700 bin kadar Filistinli Arap ise ülkelerini terk ederek komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı.

11 Haziran 1949’da Ürdün Kralı Abdullah ile İsrail anlaştı. Kudüs İsrail ile Ürdün arasında paylaşıldı, Filistin topraklarının % 20’sini oluşturan Batı Şeria artık Ürdün’e geçer.Beş Arap devleti sıra ile İsrail ile ateşkes antlaşması yapmalarına rağmen İsrail Devleti’ni siyasi olarak tanımazlar. Bu savaş İsrail için bulunmaz bir fırsat olur, bu sayede sınırlarını %75 oranında genişletme imkânı yakalar. Gazze ise Mısır’ın olur. Buradan da açıkça görüldüğü üzere Filistin’e yardım amacıyla yapılan savaşın sonunda Filistin dışında herkes fayda sağlar.

1950-1955 yılları arasında küçük çaplı çatışmalar olur.

1952 yılında Mısır’da Cemal Abdülnasır bir darbe ile yönetime geçer. Sıkı bir Arap milliyetçisi olan Nasır, Filistin meselesini sürekli gündemde tutar. Süveyş kanalını millileştirmesi ülkesinde ve Arap âleminde onu kahraman yapar.

26 Temmuz 1956’da, Süveyş Kanalı’nın millileştirmesi üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail birlikte Mısır’a saldırır. ABD ve SSCB’nin karşı koyması üzerine durmak zorunda kalırlar.

10 Ekim 1959 tarihinde Yaser Arafat tarafından El-Fetih örgütü kuruldu. El Fetih, Filistin’i yalnız Filistinlilerin kurtarabileceği düşüncesinden yola çıkılarak kuruldu. Siyasi ve silahlı çalışmanın bir arada olması gerektiğini söyleyen bu anlayışı bazı Arap ülkeleri kendilerine bir başkaldırı olarak gördü.

28 Mayıs 1964tarihinde Doğu Kudüs’te 1. Filistin Kongresi toplanır ve 2 Haziran 1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kurulur. 1948’den beri, İsrail’in ortaya çıkışına verilecek karşılığa önderlik etmek için Arap devletleri arasında rekabet vardı. Bu yüzden Filistinliler olaylara seyirci kalıyordu. 1964’te Kudüs’te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) hemen ardından Arap devletleri tarafından tanındı. Ancak FKÖ’nün esasen kendi kontrollerinde kalmasını istiyordu. 1969‘da örgütün başkanı olan Yaser Arafat’ın amacı ise bağımsız Filistinlilerin mücadelesiydi. Bu arada El Fetih silahlı eylemlerle halkın gözünde popülaritesini artırıyordu.

1964‘te Kahire’de toplanan Arap zirvesinde İsrail’in Ürdün nehrinden su temin etmesinin engellenmesi kararı çıktı. Mısır yönetiminin Gazze-Mısır sınırında 1956’dan bu yana devriye gezen Birleşmiş Milletler barış gücü askerlerini sınır dışı edilmesi, 22 Mayıs’da Kızıldeniz’in girişindeki Tiran boğazından İsrail gemilerinin geçişini yasaklaması, fiilen İsrail’in Eylat limanına ambargo anlamına geliyordu.

5 Haziran 1967‘de Arapların saldırısı beklenirken, İsrail Mısır, Suriye ve Ürdün’e saldırdı. O gün İsrail; Mısır, Ürdün ve Suriye hava kuvvetlerinin büyük kısmını imha etti. Artık hava kontrolünü tamamen ele geçiren İsrail, Mısır, Ürdün ve Suriye ordularını durdurarak beş günde Gazze Şeridi’ni, ve Sina yarımadasını Mısır’dan, Golan tepelerini de Suriye’den ve Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ü de Ürdün’den almıştı. Asıl büyük darbe ise savaşın üçüncü günü yaşandı. Savaşın başında İsrail, Kudüs şehrinin işgalini planlanmamıştı. Ancak, savaş kısa sürede büyük bir zaferi beraberinde getirince İsrail yönetiminin fikri de değişti ve Kudüs’ün işgali kararlaştırıldı.

7 Haziran 1967’de İsrail askerleri tarihi şehre Kudüs’e girdi. Şehir sokak savaşları ile savunulmaya çalışıldıysa da birkaç saat içinde İsrail askerleri Burak Duvarının önüne gelmişlerdi. Kudüs’ün tamamı İsrail’in eline geçti. İsrail’in kontrolündeki toprak üç kat büyümüş oldu. 7 Haziran 1967 tarihi bu sebeple yahudi tarihinde Kudüs’ün yeniden birleşmesi günü olarak anılır.

1968 yılında George Habbash Marksist-Leninist eğilimli  “Filistin Kurtuluşu İçin Halk Cephesi” örgütünü kurdu. Örgüt uçak kaçırma, sabotaj gibi eylemlerle ses getirdi.

22 Ağustos 1969 Perşembe sabahında Mescid-i Aksa’da, Siyonist Hıristiyan Denis Michael Rohan tarafından gerçekleştirilen saldırı sonucu yangın çıktı. Mescidin doğu kısmı ve Nureddin Zengin’in hatırası olan minber tamamen yandı. “Church of God” isimli bir tarikatın mensubu olduğu öğrenilen saldırgan, Mesih’in gelmesini hızlandırmak için bu eylemi yaptığını söyledi. Psikiyatriden alınan bir rapor ile ceza almadan ailesinin yanına gönderildi.Yangın olduğu dönemdeki İsrail’in Başbakanı olan Golda Meir şunları söylüyordu: “O gece sabaha kadar korkudan uyuyamadım. Zannediyordum ki, Müslümanlar dört bir taraftan İsrail’e girecekler. Lakin sabah oldu ve korkulan olmadı. İşte o zaman idrak ettim ki biz dilediğimizi yapabiliriz, zira Müslüman ümmeti uyuyan bir ümmettir.”

Bu olayın ardından İslam İşbirliği Teşkilatı kuruldu.

Mart 1968‘de 200 FKÖ fedaisi, ağır silahlara ve tanklara sahip İsrail birliklerine karşı Ürdün-İsrail sınırındaki Karameh kasabasında 12 saat boyunca direndi ve İsrail birliklerini geri püskürttü.

Savaşlar sonrası 600-700 bin civarı Filistinli mülteci, Ürdün’e sığınmıştı. FKÖ’nün silahlı eylemlerinin de önemli bir kısmı buradan planlanıyordu. Ürdün hükümeti, sayısı artan Filistinlilerin risk oluşturacağını düşünmeye başladı ve İsrail tarafından gelen baskılar sonucunda 1970 yılı Eylül ayında Amman yakınlarındaki Zerka Mülteci Kampı’na saldırdı. 7-8 bin Filistinli hayatını kaybetti. FKÖ buradan Lübnan’a geçmek zorunda kalır.

6 Ekim 1973 tarihinde Mısır, Suriye ve Ürdün Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’nde bulunan İsrail kuvvetlerine saldırdı. Savaş, Müslümanlar için kutsal olan Ramazan ayına ve yahudiler için kutsal olan Yom Kippur‘a denk gelmişti. Savaşta, ABD İsrail’e, Sovyetler de Arap devletlerine yardımda bulundu. Başlangıçta Mısır bir miktar ilerlediyse de sonradan İsrail üstünlüğü ele geçirdi. Ateşkes sonrası BM’nin müdahalesi ile herkes başladığı yere geri döndü.

1974 yılında FKÖ, Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ve BM tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı

30 Mart 1976İsrail’in Filistinlilere ait binlerce dönüm araziye el koyması ve yapılan protestolara orantısız şiddetle cevap vermesi sonucu 6 kişi şehid olurken, yüzlerce yaralı vardı. Bu gün daha sonra  “Toprak Günü” olarak anılmaya başlandı

19 Kasım 1977’de Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat İsrail parlamentosunda bir konuşma yaptı ve İsrail’i tanıyan ilk Arap lider oldu. Musa (a.s.) gibi Kızıldeniz’i ikiye ayırıp zafer kazandıracağı iddia edilen Sedat’ın hayallerinin hüsranla sonuçlanması kimse için sürpriz olmadı.

17 Eylül 1978‘de ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’ın girişimleriyle uzun süren gizli pazarlıklar sonucu İsrail ve Mısır arasında Camp David Barış Anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre, İsrail Sina Yarımadası’ndan çekilecek, Sina’daki tampon bölgeye BM Barış Gücü yerleştirilecek, İsrail gemilerine Süveyş kanalından serbestçe geçiş hakkı tanınacaktı. Mart 1980’de havayolu taşımacılığı başladı. Mısır İsrail’e petrol satışına başladı. Bu durum Mısır’ın Arap dünyası ile bağlarının tamamen kopmasına sebep oldu.

27 Mart 1979’da Irak’ın başkenti Bağdat’ta toplanan Arap Birliği, Mısır’a diplomatik ve ekonomik yaptırım kararları aldı ve elçilerini Kahire’den geri çekip mali yardımı kesti. Nasır döneminde kaybedilen toprakları kazanmayı vaadeden ama bunu savaşla başaramayan Sedat bu şekilde vaadini yerine getiriyor. Ama sonucu kendisi için iyi olmuyordu.

6 Ekim 1981’de resmi kutlamalar sırasında Enver Sedat suikastla öldürüldü.

16 Eylül 1982 Lübnan Başbakanı Cemayel’in Suriyelilerce öldürülmesi bahanesi ile başlayan olaylarda önce siyonist militanlar, mültecilerin kaldığı kampları tam bir ablukaya aldı, sonra 16 Eylül’den 18 Eylül’e kadar, İsrail’le ittifak yapan Falanjistler, Sabra ve Şatilla kamplarına saldırdı. Bıçak, balta gibi silahlarla başlayan saldırı, kimyasal silahlarla devam etti. Katledilen insan sayısının 3000’i aştığı tahmin edilebildi. Çünkü saymanın imkânı yoktu.

21 Mart 1983‘te Mescid-i Aksa’ya gizli bir yoldan girmek için tünel açıldığı tespit edildi.

9 Aralık 1987 Birinci İntifada, İsrail’e ait askerî aracın Gazze’de dört Filistinliye çarpıp ölümüne sebep olması üzerine başladı.  Protesto gösterilerine İsrail askerleri ateş açtı. Filistinli bir gencin şehid olması yeni olayları tetikledi. Protestolar, tüm Gazze’ye, Batı Şeria ve son olarak Doğu Kudüs’e yayıldı.Taş atan çocuklar ve onların kollarını kıran Siyonist askerler hafızalarda kalan kareler oldu.

5 Ocak 1988‘de Siyonist güçler, Mescid-i Aksa önünde gösteri yapanlara ateş açmış namaz kılan kırk kişinin ölümüne neden olmuştur. Protestolar sivil itaatsizlikle başlayıp, şehadet eylemlerine kadar uzandı, 1989’dan sonra hızını kaybetti. 1991’e kadar gerçekleşen olaylarda 1000’den fazla Filistinli şehid oldu.

1988 yılında Ürdün Kralı Hüseyin zaten 1967’den beri İsrail’in fiili işgali altında bulunan Batı Şeria’daki haklarından Filistin lehine feragat etti.

8 Ekim 1990‘da, iddia edilen Üçüncü Tapınağın temel taşını yerleştirme amacındaki radikal bir grup yahudinin Mescid-i Aksa’yı “Tapınak Tepesi” ilan etmesini protesto eden 30’a yakın Filistinli şehid olurken yüzlercesi yaralandı.

1991 Saddam’ın Kuveyt’i işgali sonrası oluşan kargaşa ortamında Arafat, anlaşılmaz tavırlarına bir yenisini ekledi ve Saddam’a destek çıktı. Sonraki süreçte Kuveyt, FKÖ’ye maddi desteğini kesmekle kalmadı, yaklaşık 600.000 Filistinliyi ülkeden çıkarması sonucu FKÖ maddi çöküntü içine girdi

1992 seçimlerini İsrail’de Sosyalist Parti kazanmasıyla İzak Rabin başbakan olur. Rabin ilk iş olarak FKÖ ile barış görüşmelerini başlatır.

19 Ağustos 1993’te Oslo’da anlaşma imzalanır. Öncelikle iki taraf birbirini tanımış olur. İsrail, işgal ettiği topraklardan çekilmeyi vaadeder ama çok az bir kısmından (parçalı olarak) çekilir. Filistinliler için en acı madde 1948 öncesinde Filistin’den ayrılanlar artık Filistin topraklarına geri dönemeyecek olmasıdır. Bu barış (!) ortamı münasebeti ile Türkiye de İsrail ile diplomatik ilişkilerini büyükelçilik düzeyine çıkarır.

4 Mayıs 1994‘te Kahire’de imzalanan İlkeler Anlaşması ile İsrail, Gazze Şeridi’nin çoğunu terk ediyordu. Sadece yahudi yerleşimleri ve etraflarındaki arazilerde İsrail varlığı sürecekti. Batı Şeria’da ise Eriha kentini Filistinliler’e bırakıyorlardı. Yaser Arafat, Filistin topraklarına bu tarih itibarı ile geri döndü, Filistin Kurtuluş Ordusu, İsrail birliklerinin boşalttığı yerlere konuşlandırıldı.Filistin yönetimi, Gazze Şeridi’ndeki ilk yılında zorluklarla boğuştu. Filistinlilerin bombalı eylemlerinde onlarca İsrailli öldü. İsrail, özerk yönetimin topraklarına giriş çıkışları engelliyor, Filistinli militanlara suikastlar düzenliyordu. Yeni yerleşim inşaatları da durmadı. Filistin Özerk Yönetimi kendi toplumunun öfkesini kitlesel gözaltılarla bastırmaya çalıştı. İsrail içinde ise barış sürecine tepkiler sağ kanattan ve dini gruplardan geliyordu. Bu ortam içinde barış görüşmeleri yoğun çaba ile yürütülse de başlangıçta belirlenen takvime yetişilemiyordu.

24 Eylül 1995’te, 2. Oslo diye anılan anlaşma Mısır’ın Taba şehrinde ve Washington’da ayrı törenlerle imzalandı. Anlaşmaya dair yayınlanan ve İsrail’in Filistin’e yönelik uygulamalarına ayrıntılı şekilde yer verilen raporda, “İsrail, hala Batı Şeria’daki işgal edilmiş bölgeleri ekonomik sömürüye açık alanlar olarak kullanıyor” denildi. Raporda ayrıca, İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği Temmuz ayındaki son saldırılarda binlerce evi, onlarca sağlık kurumu, okul ve ibadethaneyi hedef alarak, tamamen yıkılmasına veya zarar görmesine neden olduğunun altı çizildi.

Bu anlaşma Batı Şeria’yı üçe bölüyordu.

A Bölgesi: Batı Şeria’nın yüzde 7’sini oluşturan bu bölge, Doğu Kudüs ve El Halil haricindeki belli başlı yerleşim merkezlerini tam olarak Filistin idaresine bırakıyor.

B Bölgesi: İsrail ve Filistinlilerin ortak kontrolüne bırakılan bu bölge Batı Şeria’nın yüzde 21’ini oluşturuyor.

C Bölgesi: İsrail bu bölgeyi kontrol altında tutacak, ama aynı zamanda Filistinli tutukluları serbest bırakacaktı.

4 Kasım 1995Rabin Suikastı Oslo Anlaşması, Filistinlileri pek heyecanlandırmadı. İsrailli dinciler ise ”yahudi toprağının” teslim edilmesine öfkeliydi. Öfke ve tahrik içeren bir kampanyaya hedef olan Başbakan Yitzak Rabin, aşırı dinci bir yahudi tarafından öldürüldü. Suikast bütün dünyayı şok etti. “Güvercin” diye nitelendirilen ve bir türlü tamamlanamayan barış sürecinin mimarı Şimon Peres başbakan oldu.

1996 yılı Hamas’ın şehadet eylemleri, İsrail’in haftalar boyu Lübnan saldırıları ile geçti.

29 Mayıs 1996’daki seçimlerde, sağcı Netanyahu galip gelince hesaplar yine karıştı. Netanyahu, Oslo anlaşmalarına toptan karşıydı. Mescid-i Aksa’da sözde arkeolojik kazılara da bu dönemde izin verildi. Tepkiler daha da şiddetlendi.

1997 yılı başında İsrail işgal ettiği El Halil şehrinin yüzde 97’sini Filistinlilere devretti. Bu yıl, 18 Mayıs’taki seçimlerin galibi İşçi Partili Ehud Barak’tı. Yeni iktidarın vaatlerinin en iddialısı 100 yıllık kavganın sonlandırılacağı iddiasıydı.

1998 yılı içinde FKÖ beyannamesindeki İsrail’in varlığı ve meşruiyetini reddeden maddeleri çıkardı.

28 Eylül 2000‘de Ariel Şaron’un, koruma ordusuyla Mescid-i Aksa’ya girmesiyle başlayan protestolar Aksa intifadasına dönüştü. İlk günün bilançosu 7 şehid 200’den fazla yaralıydı. 2005 yılına kadar süren olaylarda şehit sayısı 4 bini aşarken yaralı sayısı 50 bine yaklaşıyordu.

3 Nisan 2002’de 1948 mazlumlarının da dâhil olduğu 15 bine yakın kişinin yaşadığı yaklaşık 1 kilometrekarelik Cenin Mülteci Kampına İsrail ordusu karadan ve havadan ağır silahlarla saldırdı. BM ve Uluslararası Af Örgütü bile bu kez İsrail’in savaş suçu işlediğini itiraf etti. Şehid sayısı 1300 yaralı sayısı bundan biraz fazlaydı. Erkek nüfusun çoğu tutuklandı ve kendilerinden bir daha haber alınamadı.

16 Mart 2003 tarihinde Amerikan vatandaşı olduğu için kendini güvencede hisseden Rachel Corie isimli insan hakları aktivisti, bir Filistinlinin evini yıkmak için gelen buldozerin önüne dikildi. Dozeri kullanan asker tarafından ezilerek öldürüldü.

22 Mart 2004’te Hayatı Filistin davası ile özdeşleşmiş, ömrü sadece şehadet bekleyerek geçen Şeyh Ahmet Yasin, sabah namazı sonrası yapılan hava saldırısı sonucu şehid edildi.

11 Kasım 2004’te ismi yine Filistin davası ile anılan, siyasi görüşlerindeki zikzaklar nedeniyle de sıkça eleştirilere maruz kalan Yaser Arafat Fransa’da tedavi altında iken hayatını kaybetti.

2005 yılı Ocak ayında Filistin’de yapılan seçimler sonunda Mahmud Abbas özerk yönetimin başkanlığına getirildi. İsrail lideri Şaron anlaşma gereği asker ve yerleşimcilerini Gazze’den çekti. Doğal liderleri Arafat’ın kaybı sonrası Filistinli Müslümanlar arasında fikir ayrılıkları derinleşti. Gazze’de Hamas iktidarı ele geçirirken Batı Şeria’nın yönetimi El Fetih’in oldu.

2008 yılı Şubat ve Mart aylarında Gazze’de sivil yerleşimlere yapılan saldırılarda Filistinliler 100’ün üzerinde şehit verirken, 200 civarı da yaralı vardı.

27 Aralık 2008 tarihinde Roket saldırılarını gerekçe gösteren İsrail, mezuniyet töreninin yapıldığı bir polis merkezini vurarak aralarında Hamas’ın üst düzey yetkililerinin de bulunduğu 140 polisi öldürdü ve Gazze Şeridi’nde “Dökme Kurşun Operasyonu”na başladı. 60 savaş uçağının katıldığı operasyonun sadece ilk saatlerinde 200’ü aşkın Filistinli hayatını kaybetti.

15 Ocak 2009’da Hamas hükümetinin İçişleri Bakanı Said Siyam, oğlu, erkek kardeşi ve ailesi ile birlikte İsrail’in füze saldırısında hayatını kaybetti.

29 Ocak 2009 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan dünya gündemini sarsan Davos çıkışını yaptı. Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nda dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail lideri Peres’e şahsının ve temsil ettiği devletin tarihinde görülmemiş bir ders verdi. “Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın biliyorum ki sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüz, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum…” şeklindeki tarihi sözleri tüm dünyada yankılandı.

31 Mayıs 2010’da “Rotamız Filistin, Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola çıkan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na İsrail donanması uluslararası sularda saldırdı. Mavi Marmara gemisindeki 9 Türkiyeli yardım gönüllüsü şehid edildi. 50’yi aşkın gönüllü de yaralandı.

2011 yılı Eylül ayında, İsrail’in Gazze Şeridi’nde bir hafta boyunca düzenlediği hava saldırılarında 18 Filistinli yaşamını yitirdi.

31 Ekim 2011’de Filistin, UNESCO Genel Konferansı’nın kararı ile kurumun 194’üncü üyesi oldu.

30 Kasım 2012’de BM Filistin’e, BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsünü verme kararını aldı. BM Genel Kurulu’ndaki oylamada BMGK’nın beş daimi üyesinden Fransa, Rusya ve Çin bu kararı desteklerken İngiltere çekimser kaldı ABD ise hayır oyu kullanmıştı.

7 Temmuz 2014’te İsrail Gazze’ye yönelik 51 gün sürecek saldırılarını başlattı. Saldırılarda 530’u çocuk 302’si kadın 2 bin 100’den fazla Filistinli öldü, 10 binden fazla Filistinli de yaralandı. İsrail tarafında ise 64’ü asker 70 İsrailli öldü, 720 İsrailli de yaralandı.

14 Temmuz 2017 tarihinde İsrail polisi Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği üç Filistinliyi öldürdü. Olayda yaralanan iki İsrail polisi de hayatını kaybetti. Bu olay üzerine Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Harem üş Şerif bölgesine giriş-çıkışlar iki gün boyunca yasaklandı. Açıldığında ise giriş noktalarına metal detektörleri yerleştirildi. Detektörleri protesto eden Filistinliler, Doğu Kudüs’ün sokaklarında namaz kılmaya başladı. Hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’da protesto gösterilerinde bulunan Filistinlilere İsrail polisi müdahale etti ve toplamda dört Filistinli öldürüldü. Ardından bir Filistinli, üç İsrailli sivili bıçaklayarak öldürdü.

6 Aralık 2017’de ABD Başkanı Trump, İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü tanıdıklarını belirterek, İsrail ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacaklarını açıkladı. Buna karşı hazırlanan ve dünyayı aklıselime davet eden tasarı BMGK’da ABD tarafından veto edildi. Türkiye’nin öncülüğünde BM Genel Kurulunda yapılan oylamada ise 128 e karşı 9 ret ile tasarı kabul edildi. Sadece tavsiye niteliğindeki kararın kendisi çok işe yaramasa da tüm dünyanın terör ittifakı karşısında birleşmesi açısından oldukça anlamlıydı.