KUDÜS TARİHİ

0
211

Mescid-i Aksa’nın tarihi bir anlamda insanlığın tarihiyle başlar. Ebû Zerr el-Gifârî, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) şöyle nakleder: “Yâ Resûlallah! Yeryüzünde ilk inşa edilen mescid hangisidir?” diye sordum. “Mescid-i Haram” buyurdular.

“Sonra hangisidir?” diye sorunca, “Mescid-i Aksa” cevabını verdi.

Dedim ki “Aralarında ne kadar süre var?”

“Kırk sene” buyurdular.”

Mescid-i Aksa’yı ilk inşa edenin Hazreti Adem aleyhisselam olduğu düşünülmekle birlikte bu konu ihtilaflıdır.

Kudüs şehrinin tarihi M.Ö. 4500’lü yıllardan itibaren başlıyor. M.Ö. 3000 yılında şehre ilk hicreti Arap Kenâniler yaptı. Onlara ithafen şehir  Kenan olarak anıldı. Kenanlıları Yebûsîler takip etti.

Kudüs Kalesi, Kenan Diyarı

Kudüs şehrini M.Ö. 3000-1500 arasında Yebûsîler  inşa etmiş ve bu şehre ”Yebûs” adını vermişlerdir. Hz. İbrahim’in Kudüs’e hicreti Yebûsîler’in hakimiyeti döneminde gerçekleşmiştir. M.Ö. 1650 yılında ise oğlu İshak ile torunu Yakup buraya yerleşmiştir.

M.Ö. 15.-20. yy Mısır krallarının mektuplarında bu isimlerle Kudüsten bahsedilir.

Daha sonra Kudüs şehri Mısır Firavunlarının  yönetimine geçmiştir.  (M.Ö. 1550-1000). Onların ardından Kudüs ve civarınının sakinleri Amalikalılar olmuştur. Bazı islam tarihçileri Amalikalıları, Kudüs’ün ilk kurucusu ve hicazın ilk sakinleri kabul etmektedir.

Yakub (a.s.)’ın nesli (Beni İsrail),  Yusuf (a.s.)’ın devrinde Mısır’da rahat günler yaşamış, onun ardından ülkenin kontrolünü ele geçiren Kıptiler zamanında ikinci sınıf vatandaş durumuna düşmüşlerdir. Bu zillet dönemi sonrası, zulümden kaçan Beni İsrail, firavun ordusu ile Kızıldeniz arasında sıkışır. Musa (a.s.)’ın mucizesi ile deniz, Yakub (a.s.)’ın 12 çocuğunun soyundan gelenler için 12’ye bölünür. Böylece istikamet Sina Çölü üzerinden Ürdün olmuştur.

Vaad edilmiş toprakların kenarına kadar gelinir ama bölgenin yerlileri olan Amalikalılar her anlamda oldukça güçlüdür. İstihbarat için 12 adam gönderilip bilgiyi gizlemeleri istenir. İkisi söz dinler fakat on kişi,  rakibin gücünü abartarak anlatır. Zilleti karakter haline getirmiş topluluğun peygamberlerine cevabı “Sen ve Rabbin savaşın” olur.

Musa (a.s.)’ın duası, cenazesinin vaad edilmiş topraklarla buluşması olur. Kabri Filistin sınırları içerisinde yer alan Kızıl toprakların olduğu tepede yer bulur. Musa (a.s.)’ın vefatı sonrası Yuşa (a.s.)  ile Filistin’e ulaşırlar.

Yaklaşık M.Ö. 1000 yılında, Şemuyel (a.s.) manevi bir işaret ile Bünyamin soyundan gelen Talut’u hükümdar yaptı. Yeni lideri beğenmeyen İsrailoğullarına da delil olarak Amalikalıların gasbettiği “tabut’us-sekine” dört melek tarafından getirildi.

Yeni bir ordu kuruldu, borcu olanlar, nişanlı olanlar, bina inşaatı yapıp tamamlayamayanlar orduya alınmadı. Yaklaşık  80 bin kişilik ordu kana kana su içmeme imtihanı sonucunda 313 kişiye düştü. Amalikalıların komutanı Calut (Golyat)’un karşısına Talut (Saul)’un ordusundan Davut çıktı ve sapanıyla attığı taş, dev düşmanı devirdi.

Calut’un kesilmiş başı ile birlikte tasvir edilen Davut (a.s.)

Beytülmakdis’in İnşası

Mescid-i  Aksa’nın  yerinin tespiti ve planlanması Hz. Davut (a.s.) ile başlar. Hz. Davut (a.s.) Kudüs’te inşa etmek için başladığı fakat bitiremediği mabedin inşasını bitirmesini oğlu Hz. Süleyman (a.s.)’a vasiyet ve emreder. Mabedin yapılması ile ilgili bütün malzemeleri ve elemanları oğlu Süleyman (a.s.)’a teslim eder. Süleyman (a.s.) babasının vasiyetine uyarak  Kudüs’te Beytu’l- Makdis’i inşa etmiştir. (İslam Ansiklopedisi, 29/ 268-271)

Yeniden inşa edilen şehrin sınırları Davut (a.s.) ve Süleyman (a.s.) zamanında neredeyse aynı kalırken, Hizkiya (Hezakiel) peygamber zamanında birkaç katına çıkmıştır.

Davut (a.s.)’a hem peygamberlik hem de hükümdarlık verilmiştir. 100 yıl yaşadığı tahmin edilen Davut (a.s.) ın hükümdarlığı yaklaşık M.Ö. 1015-975 yılları arasındadır.

Davut (a.s.) lir isimli çalgıyı çalarken.

Hz. Süleyman’ın Hükümranlığı 

Süleyman (a.s.) Gazze’de doğdu, 12-13 yaşlarında babasının vefatı üzerine tahta geçti. Yaklaşık 52-53 yaşlarında Kudüs’te vefat etti. Yahudilik’te ve Hıristiyanlık’ta sadece kral, İslâm’da ise hükümdar-peygamber kabul edilir. Rivayetlerde Davut (a.s.) ömrünün son 1-2 yılında ülkeyi birlikte idare ettikleri, Davut (a.s.)’ın ardından yaklaşık 40 yıl tek başına hükümdar olduğu nakledilir. O’nun krallığı, bugünkü Filistin, Ürdün’ün tamamı ve Suriye’nin bir kısmını içine almaktaydı. Hz. Süleyman (a.s.) özellikle başkent Kudüs için büyük çapta harcamalara girişmiş; burada bir sur, Millo adı verilen bir bina ve meşhur Kudüs Mâbedi’ni yaptırmıştır. Bu Mâbet zamanla Yahudiliğin ve ilk dönem Hristiyanlığının tek dinî merkezi durumuna gelerek, fiziki yapısının ötesinde bir önem kazanmıştır. Diğer taraftan Hz. Süleyman (a.s.) zamanında gelişen milletlerarası ticaret ağı, İsrailoğulları arasında fikrî ve dini açıdan evrensellik anlayışının doğmasını sağlamıştır. (Bertholet, Wörterbuch der Religionen, Stuttgart 1962, s. 482). (Osman CİLACI, Şamil Islam Ansiklopedisi)

Süleyman (a.s.) devletinin Kudüs’ten Fırat nehrine kadar ulaştığını iddia eden kaynaklar olduğu gibi sadece Kudüs çevresi, bugünkü Filistin topraklarına işaret eden eserlerde vardı. Suriye’den İran’a kadar uzanan bölgeye, hatta bütün dünyaya hâkim olduğu, dünyanın ikisi mümin, ikisi kâfir dört kişinin egemenliğinde bulunduğu, müminlerin Süleyman ve Zülkarneyn, kâfirlerin Nemrud ve Buhtunnasr olduğu rivayet edilmektedir. (Sa‘lebî, s. 290-292) Süleyman (a.s.) hakkındaki pek çok bilgi, güvenilir tarihi eserlerden ziyade ahd-i atik’e dayanmaktadır ve birçoğu gerçekle bağdaşmamaktadır. [Süleyman (a.s.) ihtiyarladığında putperest olduğu ve peygamberlikten alındığı gibi…]

Yahuda Krallığı

Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra M.Ö. 796 yılında, on kabile ülkenin kuzeyini alarak İsrail Krallığı’nı, iki kabile de güneyde Yahuda Krallığı’nı kurdular. Tapınağın bulunduğu Yeruşalim, iki krallık arasında kalmış, fakat güneydeki Yahuda Krallığı’na bağlanmıştı.

İki Krallık: İsrail ve Yahuda

İsrail Krallığı M.Ö. 721’de Asuriler tarafından, Yahuda Krallığı ise M.Ö. 586’da Babilliler tarafından yıkıldı.  Tarih boyunca çeşitli yahudi devletler doğmuştur. Başlangıçta, Hz. Musa önderliğinde Mısır’dan çıkan İsrailoğulları, Kenan topraklarına yerleşti. Uzun yıllar yan yana yaşayan İsrailoğulları’nın on iki kavmi birbirlerinden bağımsız olarak yaşıyordu. Dışarıdan gelen tehditler karşısında Şaul’un krallığı altında bu on iki kavim birleşip M.Ö. 1050’de İsrail Krallığı adında tarihte ilk defa bir Yahudi devleti kurdu. Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın da krallığını yaptığı bu devlet, Hz. Süleyman’ın MÖ 930’da ölümünden sonra ikiye bölündü. Kuzeydeki on kabile Jeroboam önderliğinde İkinci İsrail Krallığı’nı kurarken, güneydeki iki kabile ise Süleyman’ın oğlu Rehoboam liderliğinde Yehuda Krallığı’nı devam ettirdi. İkinci İsrail Krallığı, M.Ö. 720’de Asur İmparatorluğu’nun işgaliyle son buldu. Yehuda’nın varlığı ise M.Ö. 586 yılında Nebukadnezar önderliğindeki Babil İmparatorluğu’na yenik düşünce son buldu. Babillilerin bölgeyi fethiyle Kudüs Tapınağı yıkıldı ve yahudiler bölgeden sürüldü. Tekrar geri gönderilen yahudiler M.Ö. 140 ile M.Ö. 37 yılları arası bağımsızlıklarını Haşmonayim Krallığı olarak ilan ettilerse de bu bağımsızlık uzun sürmedi ve Roma İmparatorluğu altında 70 yılına kadar özerk kaldılar. 132 yılında çıkan Bar Kohba İsyanıyla tekrar bağımsız bir İsrail devleti kuran yahudiler, iki sene sonra bu devleti kaybettiler. Tekrar bir yahudi devleti kurma hayaliyle yaşayan yahudiler bu rüyaları için yaklaşık iki bin sene beklemek zorunda kaldılar ve bu hayalleri 14 Mayıs 1948’de İsrail’in kurulmasıyla gerçekleşti. 

Tarihteki Yahudi Devletleri

  1. Birinci İsrail Krallığı
  2. İsrail Krallığı (Kuzey)
  3. Yehuda Krallığı
  4. İsrail Haşmonayim Krallığı
  5. Bar Kohba’nın İsrail Devleti

M.Ö. 586 Yılı: Babillilerin İstilası

Babilliler

Babil’in meşhur asma bahçelerini de yaptıran hükümdar  Buhtunnasır (İbranicede Nabukadnezar olarak anılır) Yahuda Krallığına son vermiş, mabed ile birlikte şehrin önemli bir kısmını yıkmış, halkın çoğunu Babil’e sürgüne göndermiştir. Böylece birinci mabed dönemi sona ermiştir. Zira müfessirler, İsrâ sûresinde geçen ve İsrâiloğulları’nın yeryüzünde iki defa karışıklık çıkaracaklarını, ilk karışıklık sebebiyle onları cezalandırmak için güçlü kulların gönderildiğini bildiren âyeti (el-İsrâ 17/4-5) bu hadiseyle ilgili kabul ederler. Kudüs, kaybedildikten sonra, İsrailoğulları için ayrıcalıklı ve kutsal hale gelir. O zamana kadar Yehuda Devletinin başkenti olup sadece bu devletin vatandaşları için özel olan Kudüs, vatanı sembolize eden bir şehir kimliğine bürünerek Yahudilerin tamamı için giderek manevi bir merkeze dönüşmüştür.

M.Ö. 539-538’de İran (Pers) hükümdarı Şireveyh (Sirius/Cyrus), Bâbillileri yenince, Yahudilerin dönüşüne izin verdi. Şehir ve mabed yeniden inşa edildi. Bilhassa Ezrâ’nın dinî reformu çerçevesinde yıkım sırasında mevcut nüshaları kaybolan ve Yahuda halkı tarafından unutulan Tevrat kitabı halka okunup açıklanmış, tek tanrı olarak Yahve tapınması resmî inanç şeklinde benimsenmiş, Şabat (Sebt) uygulaması tekrar tesis edilmiş, Yahuda halkı arasında yaygın olan yabancı kadınlarla evliliklere son verilmiş, yabancı eşlerle çocukları toplumdan dışlanmıştır. (Ezrâ, 4-10; Nehemya, 4-8) Bundan dolayı yahudi geleneğinde Ezrâ, Tevrat’ın İsrâiloğulları’na yeniden kazandırılmasını sağlayan kişi, bir nevi ikinci Mûsâ olarak yüceltilmiştir. Akademik çevrelerde ise Ezrâ mevcut haliyle Tevrat’a son şeklini veren redaktör kabul edilmektedir. Bu dönemde ayrılıkçı diye nitelendirilen Sâmirîler de yahudi toplumundan dışlanmıştır. (TDV DİA cilt: 43; sayfa: 190 [YAHUDİLİK – Salime Leyla Gürkan]) 

M.Ö. 515-516 yıllarında tapınak tekrar açıldı. M.Ö. 515 senesinde, Birinci Darius döneminde İkinci Tapınağı tamamlamışlardır. Yaklaşık 500 yıl sonra İkinci Tapınak, M.Ö. 20 yılında Kral Herod tarafından yeniden tamir ettirilmiş ve daha sonra Herod Tapınağı olarak anılagelmiştir. Bu tapınak Romalılar tarafından 70 yılında tahrip edilmiştir.

M.Ö. 333 yılında Makedonya Kralı Büyük İskender’in Persler’in kontrolündeki Filistin topraklarını ele geçirmesiyle birlikte Yahuda bölgesinde Grek hâkimiyeti ve etkisi başlamıştır. Kısa süre sonra Büyük İskender’in ölümüyle, imparatorluğa ait topraklar komutanları arasında paylaştırılmış, Yahuda halkı önce Mısır merkezli Ptolemaios (M.Ö. 322-200), daha sonra Suriye merkezli Selevkos (M.Ö. 200-164) krallıkları tarafından yönetilmiştir.

M.Ö. 168 yılında Makkabilerin, Suriyeli, Selevkos hanedanına  isyanı başarıyla sonuçlanır. Bu olay Hanuka (Işık) bayramı olarak kutlanır. Bundan sonra yaklaşık 80 yıl Makabeler (Hasmoniler) şehri idare eder. Bu dönemde ihtilaflar ortaya çıkar.  Ferîsîlik, Sadûkīlik ve Essenîlik olarak adlandırılan üç grup ortaya çıkar.

M.Ö. 63’de Kudüs, Romalıların eline geçti.

M.Ö. 40 yılında, yönetimi devralan Romalıların Filistin’deki Yahudi valisi Herodes (sonradan Yahudileştirilmiş bir kişiydi) Beytul-makdis‘i yenilemiştir. (Diğer bir bilgiye göre ise M.Ö. 20 yılında genişletmiştir.) Herodun M.Ö. 4. yılında ölmesiyle kısmi özerklik biter, bölge doğrudan Roma’ya bağlanır. İslam kaynakları Meryem oğlu İsa’nın, Zekeriya’nın ve onun oğlu Yahya’nın, Kudüs’ün Hirodes yönetiminde olduğu bu dönemde yaşadığını belirtirler.

Hz. İsa’nın Doğumu

0 yada M.Ö. 5. yılda İsa (a.s.)’ın doğumu gerçekleşir. (Tarihçi Josephus’a göre Hirodes otuz yedi yıl hüküm sürmüş, milâttan önce 4 yılında Paskalya’dan evvel, ay tutulmasından sonra ölmüştür. Astronomik hesaplar, ay tutulmasının Roma takvimine göre 750 yılının 12-13 Mart gecesi vuku bulduğunu göstermektedir. Paskalya ise 12 Nisan 750’de başlamıştır. Buna göre Hirodes’in ölüm tarihini 1 Nisan 750, diğer bir ifadeyle milâttan önce 4 yılı olarak kabul etmek daha gerçekçidir. Îsâ’nın doğumu ile Hirodes’in ölümü arasında cereyan eden olaylar iki üç aylık bir süreyi gerektirdiğinden Îsâ’nın doğumunu milâttan önce 5. yılın sonu veya 4. yılın başı olarak kabul etmek uygun olur.) İsa (a.s.)’ın 27-28 yılında tebliğ amacıyla Kudüs’e geldiği tahmin ediliyor.

28 yada 33 yılında Romalılar Hz. İsa zannettikleri ve kendisini ihbar eden Yahuda’yı son vaazını verdiği Zeytindağı’nın eteklerinde yakalanmıştır. Hazreti İsa’nın son vaazını verdiği taşın üzerinde bugün Tüm Uluslar Kilisesi yer alıyor. Bahçesinde zeytin ağaçları olduğu için buraya Gethsemane adı verilmiş.

Ecce Home Kemeri diye anılan yerde Vali  Pontius Pilates,   İsa (a.s.)’ı affetmek istemesine rağmen halkın baskılarına direnemez. İslâmî kaynaklara göre çarmıha gerilen kişi, Îsâ’nın yerini yahudilere ve Roma makamlarına gösteren Yahuda İskaryot’tur. Hain Yahuda tam Îsâ’yı ele vereceği sırada Îsâ’nın sûretine büründürülmüş ve Îsâ yerine çarmıha kendisi gerilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’e göre Hazreti Îsâ çarmıha gerilmemiştir. Yahudiler, Îsâ’nın tebliğ ettiği mesajdan hoşlanmamışlar ve onu öldürmek için tuzak kurmuşlardır. (Âl-i İmrân 3/54). “Allah elçisi Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük demeleri yüzünden onları lânetledik. Halbuki onu ne öldürdüler ne de astılar, fakat öldürdükleri onlara Îsâ gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedir; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir sağlam bilgileri yoktur. Kesin olarak onu öldürmediler, bilâkis Allah onu kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (en-Nisâ /157-158) İsa (a.s.)’ın göğe ref olmasına ait net malumat yoktur.

Yerli halkın isyanı sonucu milattan sonra 70 yılında  Roma’nın o zamanki valisi Titus şehri yıkar.

132-135 yılları arasında Bar Kohba isyanı patlak verir. İsyan bu kez  Hadrian tarafından bastırılır,  halk dünyanın dört bir yanına sürgün edilir. Bölgenin adı da Filistin olarak anılmaya başlar. 13. yy’a kadar şehre Yahudi giremez. Selahaddin’in zamanında ise kısmen izin verilir.

313 yılında Doğu Roma resmen hristiyan olur.  İmparatorun annesi Helena Kudüs’e kadar giden yolla birlikte Kudüs’ü de kendi inançlarına göre ihya eder.

614‘te putperest Persler, ehl-i kitap  Bizanslıları yener ve Kudüs’ü ele geçirir. İran orduları, Rum kuvvetlerini her iki cepheden geri atarak denize dökünceye kadar takip etmiş, Suriye’deki bütün mukaddes şehirleri ele geçirmiş, milâdi 614 yılında bütün Filistin’i ve Kudüs’ü ele geçirmişti. Bu istilâ sırasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dini binalar tahrib edilip kirletilmişti. İranlılara katılan yirmi altı bin Yahudi, altmış binden fazla Hristiyanı kılıçtan geçirmişlerdi.

Rum suresi 1-3. âyetleri bu sıralarda nazil olmuştur:  “Allah, sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, peygamberimiz haber verdi. Yemin ederim ki, Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara mutlaka galip geleceklerdir.” Buna karşı Übeyy b. Halef “Yalan söylüyorsun, haydi aramızda bir müddet tayin et, seninle bahse girelim.”dedi ve her iki taraf ta on deve üzerine bahse girişip, üç yıl müddet tayin ettiler. Ebu Bekir (r.a.), durumu Resulullah (a.s.m.)’a haber verdi. Resullullah (a.s.m.) “Bıd’, üçten dokuza kadardır, miktarı artır, müddeti uzat.” buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir (r.a.) çıktı, Übeyy’e rast gelince o: “Galiba pişman oldun?” dedi. Ebu Bekir (r.a.) de: “Hayır, gel seninle bahsi artıralım, müddeti de uzatalım, haydi dokuz seneye kadar yüz deve yap.” dedi. O da: “Haydi yaptım.” dedi.

630 yılında Heraklit, Persleri yener ve  Dıhyet’ül Kelbî (r.a.) ile karşılaşır. Gazze’de bulunan Ebu Süfyan’ı çağırıp ondan bilgi alır.

634 yılında Amr bin As  ve Halid bin Velid (r.h.) Bizans’a karşı Ecnadin savaşını kazanır.

Hazreti Ömer tarafından 638 yılında şehri teslim alırken, halka verdiği emanname.

636 yılında Yermuk savaşı ile Suriye İslam’la müşerref olur. Ebu Ubeyde b. Cerrah Kudüs şehrine kadar ulaştı. Şehri kuşatmasına rağmen, surlar nedeniyle fethi tamamlayamadı. Çünkü Kudüs ahalisi surları içeriden destekleyerek güçlendirmişti. Hal böyle olunca Ebu Ubeyde, şehir ahalisi bitkin düşünceye dek Kudüs’ü kuşatma altında tuttu. Kuşatmanın getirdiği sıkıntılarla baş etmekte zorlanan şehir ahalisi Ebu Ubeyde’ye bir elçi göndererek barış istedi ve Müslümanların halifesi Ömer’in kendisinin gelerek şehrin anahtarını teslim alması şartıyla şehri kan dökülmeksizin teslim etmek istediklerini bildirdi. Tamamen kuşatılan Kudüs direnmeden teslim olur. 637 yılı Mayıs ayında Patrik Sofranıus’un talebi üzerine Ömer (r.a.) 638’te şehri teslim alır. Şehir halkına verilen emanname ise insanlara insanlık dersi verir niteliktedir.

638’de şehir, Müslümanların hakimiyetine girer.

692 yılında, Abdülmelik b. Mervan  devrinde Kubbe’tüs-Sahra yapılır. Onun oğlu Velid b. Abdulmelik, 705 senesinde Mescid-i Aksa’nın inşasına başlamıştır.

746 senesinde Mescid-i Aksa, büyük ölçüde yıkılmasına neden olan bir depreme maruz kalır. Sonraki asırlarda muhtelif yıkımlar ve tamirler gören  mübarek mabed için 985’te Coğrafyacı el-Mukaddesî,  “15 revak ve 15 kapı” içerdiğini anlatır.

Abbasiler dönemi ile Kudüs Türk yöneticilerle  tanışır.

878’de Tulunoğullarının idaresinde yönetilen şehir, 928’de ise İhşitoğulları tarafından yönetilmiştir. 

969 yılında Fatımiler kutlu beldenin hadimi olma nöbetini ifa eder. Şehrin idaresini eline alan her devlet kendi medeniyet tasavvuruna uygun hizmetler yapar.

1033‘te gerçekleşen başka bir deprem, mescitte geniş bir alana yayılan bir tahribata neden olmuştur. 1034 ve 1036 yılları arasında yapılan  yenileme sırasında mescitteki revakların sayısı on beşten yediye indirildi.

1070’de Emir Atsız Filistin Selçuklu devletini bu topraklara taşır.

1085’te Artuklular’ın hakimiyetine giren şehirde, 1098 senesinde tekrar Fatımiler nöbeti devralır.

Haçlılar’ın Kudüs’ü İşgali 

Hicri 23 Şâban 492 / Miladi 15 Temmuz 1099 yılında gerçekleşen Birinci Haçlı Seferi sonunda Haçlılar Kudüs’ü ele geçirdiler.

Müslümanlar hicrî 17 (m. 638) yılında Kudüs’ü feth ettiklerinde Halife Ömer hıristiyanlara can ve mal güvenlikleri konusunda söz vermiş, onların haklarını belirten bir anlaşma imzalamıştı. Haçlılar ise tam aksi bir davranışla şehirde bulunan bütün Müslümanları, hatta Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle bütün Mûsevîler’i öldürerek dünyada eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilemişlerdir. Orduyla birlikte Kudüs’e giren Haçlı tarihçisi Fulcherius, şövalyelerin ve askerlerin Araplar’ın yuttukları altınları bağırsaklarından çıkarmak için bunları öldürdükten sonra karınlarını deştiklerini, ellerinde kılıç şehirde dolaşıp hiçbir canlı bırakmadıklarını, bütün evlere girip ne buldularsa aldıklarını anlatır. Rakam bilinmese de şehirdeki tüm Müslüman ve Museviler öldürüldü.

Haçlılar Mescid-i Aksa’yı ilk olarak Krallık Sarayı ve At Ahırı olarak kullandılar. Bugün bile, özellikle Kıble Mescidi’nin altında yer alan ve Haçlılar döneminde at ahırı olarak kullanılan Mervan Mescidi’ndeki sütunlarda atların bağlanması için kullanılan delinmiş bölümler görülmektedir.

“Kutsal Mezarın Bekçisi” unvanını alan Godefroi de Bouillon’u Kudüs’ün yöneticisi seçtiler. Godefroi 1100’de ölünce yerine Urfa kontu olan kardeşi Boudouin kral seçildi.

1119 senesinde Mescid-i Aksa tamamen tapınak şövalyelerinin merkezi haline geldi. Bu evre boyunca Mescid bir tapınağa dönüştürülecek şekilde değiştirildi.

Hıttin Savaşı 

1187 yılı Temmuz ayında Kuzey Filistin’de yer alan Taberiye civarında gerçekleştirilen Hıttin Savaşında, Selahaddin Eyyubi, eşsiz komuta yeteneğini bir kez daha gösterir ve Kudüs Krallığı ordusunu tamamen imha eder. 3 ay süren fetihler zincirinin son halkası Kudüs-ü Şerif olur.

2 Ekim 1187’de  Kudüs  bir miraç kandilinde tekrar İslam ile şereflenir. Şehir imar edilir, yapılar İslamlaştırılır, gül suyu ile yıkanır. Nureddin Zengi’nin minberi yerleştirilir. (Nureddin Mahmud Zengi tarafından 1168-1169 yılları arasında Mescid-i Aksa için hazırlanmasını istediği, ancak tamamlanması Zengi’nin vefatı ertesinde gerçekleşen, mükemmel bir ahşap işleme ve geçme tekniğiyle hazırlanmış, ceviz ağacından sedef kakmalı bir minberi 1187’nin Kasım ayında mescide yerleştirdi.)

Sultan Selahaddin 4 Mart 1193 yılında vefat eder. Selahaddin’in halefleri maalesef  günlük siyaseti önemserler. Ve kısa süreli  bir haçlı dönemi yaşanır.

Osmanlı’nın Kudüs’ü Fethi

1244-1253 yılları arasında sırasıyla Harzemşah, Eyyubiler ve Memlüklüler’in hakimiyetine giren şehir, 24  Ağustos 1516 tarihinde Memlüklüleri Mercidabık’ta mağlup eden Osmanlı’nın idaresine geçer. Osmanlı askerleri 28 Aralık 1516’da Sinan Paşa komutasında Kudüs’e girdi. Yavuz Sultan Selim de 31 Aralık 1516 tarihinde kutsal şehri ziyaret etti ve şehrin ismini Kudüs-ü Şerif olarak değiştirdi. Bu zaman zarfında 1831-1840 yıllarında arasında Kavalalı Mehmed Ali Paşanın hakim olduğu bir dönem vardır.

1798-99 yıllarında küresel savaşın bölgeye yansıması ile Napolyon, bölgeye  saldırdı. Ancak Akka’da Cezzar Ahmet Paşa tarafından püskürtüldü. Kudüs olası bir işgalden kurtulmuş oldu.

Osmanlı kaynaklarına göre 1849 yılında şehirde 6184 Müslüman, 3744 hıristiyan ve 1790 yahudi olmak üzere 11.682 kişi yaşıyordu. Bahsedilen Yahudiler de ömürlerinin son günlerini kutsal topraklarda geçirmek isteyen yaşlılardı.

Yahudi kökenli İngiliz siyasetçisi Sir Moses Montefiore’nin 1860 yılında şehir surları dışında yeni bir mahalle ve 1870’te Mikveh Israel Ziraat Okulunu kurmasıyla ülkeye daha organize  Yahudi göçleri başladı. 1882’de yoğunlaşan Rusya’daki pogromlar (Yahudileri hedef alan eylemler) göçü tetikledi. 1882 ve 1905’te göç dalgaları şehrin demografisini değiştirmeye başladı.  20. yüzyılın başında toplam nüfus yaklaşık olarak  10.000 Müslüman, 10.000 hıristiyan ve 35.000 yahudi olmak üzere 55.000’i buldu. 1914’e kadar 40.000 yahudi daha şehre geldi.

Theodore Herzl ve Siyonizm

Theodore Herzl

1800’lerin sonlarında sadece Rusya’nın değil Avrupa’da her bir ülkede yahudi sıkıntısı oluştu. Sebep sonuç ilişkileri her anlamda tartışmaya açık olmakla birlikte tüm batılı devletler (nedense?) yahudileri kendi topraklarından gönderme derdine düştü. Yahudiler de bunun farkında ve çözüm arayışındayken, bu sıkıntıyı fark edenlerden biri de Theodore Herzl’di.

Theodore Herzl 1897 yılında doğan Macar asıllı bir yahudidir. Aslında hukuk tahsili yapmıştı ama mesleği gazetecilikti. Ömrünün hiçbir döneminde kendini dindar olarak tanımlamamıştı. Toplumun içinde gittikçe tehlikeli bir hal alan yahudi karşıtlığının çözümünün topluma entegrasyon olduğunu düşünmüş hatta bunu topluca hristiyanlığa geçme fikrine kadar vardırmıştı. Bu fikirleri muhabir olarak takip ettiği Dreyfus davasından sonra tersine dönmüş 1894 yılında, Fransız ordusunda yüzbaşı olan yahudi asıllı Alfred Dreyfus vatana ihanetle suçlanır, aklanması gerektiğini düşündüğü dreyfusun cezalandırılmasının sebebini yahudi olmasına bağlayan Herzl “Biz ne yapsak bu zihniyete yaranamayız” diye düşünerek yahudilerin bağımsız bir devlet, egemen bir toplum olması için çalışmaya karar verir. Herzl’e göre çözümün tek yolu  siyasi çalışmalar sonucu, yahudilerin kendi kaderlerini tayin edebilecekleri devletlerini uluslararası camianın desteği ile gerçekleştirebileceklerini düşündü ve Yahudi Devleti – Yahudi Sorununa Çağdaş Bir Çözüm (Der Judenstaat) adlı kitabını 1896 yılının Şubat ayında yayınladı. Devletin kurulabileceği yer doğal olarak Yahudilerin tarihi anavatanı olan İsrail topraklarıydı. Bu prensiplerine güzel bir de isim buldu: Siyonizm.

Bu amaçla ilk olarak 28 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde 1. Siyonist Kongre’yi topladı.  Kongrede “Ben bugün burada Yahudi Devleti’ni kurdum, ancak bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde ya da elli sene sonra bunu herkes böyle bilecektir.” demiştir. Kongre sonunda, yahudi devleti kurma fikri destek gördü ve Herzl, Dünya Siyonist Teşkilatı’nın başkanı seçildi. Theodor Herzl ve taraftarları, yahudiliği bir inanç olarak değil, sadece bir ırk olarak görüyorlardı ve bu yüzden devlet kurmaları gerektiğine inanıyorlardı. Aslında Herzl’e göre önemli olan devletin kurulmasıydı ve nerede kurulduğu tali bir meseleydi. Önce İngiltere’nin önerisi ile  Uganda’yı düşündü. Mozambik, Mezapotamya, Güney Amerika seçenekleri akla geldi ancak Filistin’de karar kılındı. Gerekçe kutsal gibi gözükse de Herzl’in Filistinden başka bir yer için kimseden para toplayamazdık” cümlesi enteresandı. Bu amaçla o toprakların sahibi Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid Han ile görüşmek için İngiliz ve Alman krallarından yardım istedi ve başaramayınca bizzat İstanbul’a gelerek şansını denedi.

19 Haziran 1896‘da Sultan Abdülhamid ile görüşmeyi başardı. Filistin’e Yahudi yerleşimi meselesine soğuk bakan 2. Abdülhamid, Filistin’de özerk bir Yahudi devletini “kesin bir dille” reddetmişti. İlk girişiminde başarılı olamayan Herzl 19 Mayıs 1901 tarihinde tekrar saraya geldi ve Sultan Abdülhamid ile yeniden görüştü. Bu görüşmesinde de Sultan Abdülhamid tarafından reddedildi ve yahudilere Mezopotamya’ya yerleşmelerini önerdi.

1916 Sykes-Picot Anlaşması

İngiltere ve Fransa arasında sağlanan anlaşma olan Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu ve Ortadoğu topraklarının paylaşımını ele alan gizli bir antlaşmadır. Bu antlaşma 1916’ya Fransa adına François Georges Picot, İngiltere adına da Sir Mark Skyes imza atmıştır. Aslında bu anlaşmanın başında Rusya da vardır ama Ekim Devrimi sonrası devreden çıkmıştır. 1. Dünya savaşı sonrası bu anlaşma büyük oranda uygulanmış ve bir çok sorunun kaynağı olarak kendini hissettirmektedir.

1917 Balfour Deklerasyonu

Balfour Deklerasyonu, İngiliz dışişleri bakanı olan Arthur Balfour’un gayretiyle başlatılan ve sonuçta Filistin topraklarında yahudi devletinin kurulmasıyla sonuçlanan girişimdir. Balfour’un  siyonistlerin önderlerinden Lord Rothschild’e gönderdiği mektupta Filistin’de yahudi halkları için bir vatan kurulması sözü verdi.

Arthur Balfour ve imzalanan deklarosyon

Mektuptaki ifadeler şöyledir: “Majesteleri’nin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için milli bir yurt kurulmasına olumlu gözle bakmaktadır ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olmak için elinden geldiğince çaba gösterecektir; Filistin’de hâlen mevcut Yahudi-olmayan halkların toplumsal ve dinî haklarına ya da Yahudilerin diğer ülkelerdeki hak veya politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı net bir şekilde anlaşılmalıdır.” (Balfour Deklarasyonu yayınlandığı sırada Filistin’deki yahudi nüfusu 56.000 civarındaydı ki bu 600.000 olan Arap nüfusunun %10’undan daha azı demekti.)

İlginç olan bir diğer durum ise mektubun tarihinin 2 Kasım 1917, yani İngilizlerin Kudüs’ü işgali olan 9 Aralık 1917’den önce olmasıdır. Yani, bir millet başka bir millete, üçüncü bir milletin ikamet ettiği farklı bir devletin yönettiği toprakları vaad ediyordu.

9 Aralık 1917 tarihi itibarı ile Osmanlı askeri Kudüs’ü boşaltır.

Kudüs’ün son mutasarrıfı İzzet Bey’in İngiliz Kumandanlığı’na gönderdiği telgraf şöyledir: “Her milletçe mukaddes olan Kudüs’te bazı mekânlara iki günden beri obüsler düşmektedir. Hükümet-i Osmaniye’ce sırf emâkîn-i diniyyeyi (dinî mekânları) tahripten vikayeten (korumak için) asker kasabadan çekilmiş ve Kamame ve Mescid-i Aksa gibi emâkîn-i diniyyenin muhafazasına memurlar ikame edilmiştir. Tarafınızdan da bu yolda muamele edileceği ümidiyle işbu varakayı Belediye Reisi Vekili Hüseynîzade Hüseyin Bey ile gönderiyorum efendim. Kudüs Müstakil Mutasarrıfı İzzet. 8-9/12/1917”

Birkaç gün sonra İngilizler Kudüs’ü işgal etti.

Askeri yönetim yerini 1 Temmuz 1920’de sivil yönetime terk etmek durumunda kalmıştır. Yahudi kökenli Siyonizm yanlısı Herbert Samuel İngiliz Yüksek Komiseri olarak atanmıştır. Müslümanlara duyduğu kin herkesçe bilinen Allenby’nin Siyonistlerle de anlaşamadığı biliniyordu. Samuel’in idaresinde en belirgin icraat yahudi göçünün kolaylaştırılması, hızlanması oldu.

İngilizler’in Manda Yönetimi

24 Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti’nin aldığı 28 maddelik kararla Filistin’de manda yönetimi ilan edilir. (Manda Sistemi, Milletler Cemiyeti sistemi içinde bağımsızlığına kavuşmamış bir kısım yerlerin veya toplulukların başka devletlerin geçici yönetimine bırakılmasına deniyor). Böylece İngiltere bölgede resmen yönetici devlet olur.

20 Ağustos 1922’de Filistin’in ilk Anayasası ilan edilir. Anayasaya göre ülkeyi 23 üyeden (11’i Hükûmet temsilcisi, 8 Müslüman, 2 Hristiyan, 2 Yahudi)  oluşan bir Konsey yönetecektir.

1922‘de İngiltere’nin düzenlediği bir nüfus sayımı, yahudilerin sayısının, Filistin’deki 750 binlik nüfusun yüzde 11’ine ulaştığını gösteriyordu. Bundan sonraki 15 yılda 300 bin Yahudi daha gelecekti.

1925‘ten sonra Filistin’e yahudi göçlerinde düşüş yaşandı. 1926-1931 yıllarında ortalama 3200 yahudi, Filistin’i terk ediyordu. 1932 yılında Filistin’de 770 bin Arap nüfusa karşılık 181 bin yahudi nüfusu vardı. Tam bu sırada Almanya’da yahudilere yönelik Nazi soykırımının başlaması üzerine Filistin’e göç yeniden başladı. Yahudi nüfusu 1939’da 446 bin ve 1946’da 630 bine çıktı.

Fakat, bu kararlar 1929 yılında “Ağlama Duvarı” nedeniyle bir isyan çıkması sonucunda uygulanamadı. Bu isyanda 133 Yahudi ve 116 Arap yaşamlarını yitirdi. (Hurewitz,1958:281-295; Armaoğlu, 1994: 35-40) 1929 senesinde Burak (Ağlama) Duvarının mülkiyetine dair tartışmalar çatışmaya dönüştü. 133 Yahudi, Filistinliler tarafından öldürüldü. İngiltere polisi de 110 Filistinliyi öldürdü. Birleşmiş Milletler Cemiyeti tarafından kurulan bir heyet, duvarın müslümanların mülkiyetinde olduğuna ve yahudilerin orada dua edebileceklerine karar verdi.

1930’larda Filistin’de Müslümanlar tarafından artan yahudi göçüne reaksiyon olarak birçok dernek kurulur. Ama, aralarında birlik sağlanamaz.

1937 yılı Temmuz ayında İngiltere’de, Lord Peel’in başkanlığındaki komisyon, bu bölgeyi Yahudi ve Arap devletleri arasında ikiye bölmeyi önerdi. Yahudi devleti, İngiliz mandasındaki Filistin’in üçte birini kaplayacaktı ve Celile Denizi ile sahildeki düzlükleri içine alacaktı. Yahudiler, göçe sınırlama getirdiği ve hayal ettikleri devletin sınırlarını daralttığı iddiası ile, Filistinlilerde göçün durdurulmuş olması ve üniter devlet dışındaki çözümlere karşı oldukları için planı reddetti.

22 Temmuz 1946’da Siyonist örgüt Irgun, Kudüs’te Kral Davut Oteli’ni bombaladı. Saldırıda 96 kişi öldü.

BM taksim planı (UNSCOP) ile BM bölgeyi Yahudiler ve Filistin-Arap devletleri arasında bölmeyi önerdi. Buna göre; Filistin’in yüzde 56,47’sini yahudi devletine, yüzde 43,53’ü de arap devletine bırakılıyor, Kudüs’ün ise uluslararası idare altında olması öneriliyordu. Bu tarihlerde göçlerin sonucunda yahudiler artık nüfusun üçte birini oluşturuyordu, ancak toprakların yüzde 6’sı onların elindeydi. 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu‘nda oylamada 33 kabul, 13 ret, 10 çekimser oy kullanıldı ancak plan hiç uygulanmadı.

9 Nisan 1948 Deir Yasin katliamı Siyonist terör örgütü ırgun bir köyde 254 filistinliyi şehid etti.

14 Mayıs 1948‘de Tel Aviv’de saat 16:00’ da İsrail devletinin kurulduğu ilan edildi. Açıklama İngiltere birliklerinin bölgeyi terk ettiği ertesi güne denk geliyordu. Filistinliler, 15 Mayıs‘ı “El Nakba” diye adlandırıyor: “Felaket Günü”. İlanın 11. dakikasında ABD bir süre sonra da SSCB  İsrail’i tanır. BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail Devleti’nin kurulması ile ilgili oylamada ABD, Batılı Devletler ile beraber taraftar, Türkiye aleyhte, İngiltere ise çekimser oy verir. Neticede, oylamada üçte iki çoğunlukla İsrail Devleti kurulma kararı alınır.

In this 1948 photo from the UN Relief and Works Agency, UNRWA, archive, Palestinian refugees stand outside their tent in Khan Younis, Gaza Strip. AP

15 Mayıs 1948 günü İsrail Devleti’nin kuruluşu ilanı üzerine Arap ülkeleri (Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak) saatler içinde İsrail’e savaş açtı. ABD nin arap ülkelerine silah ambargosu uygulaması, SSCB’nin İsrail’e silah yardımlarına arap liderlerinin şahsi ihtirasları ve ordularının dağınıklığı eklenince başarısızlık kaçınılmaz oldu. Savaş sonrasında İsrail, Filistin’deki toprağını yüzde 55’ten yüzde 78’e çıkardı. 700 bin kadar Filistinli Arap ise ülkelerini terk ederek komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı.

11 Haziran 1949’da Ürdün Kralı Abdullah ile İsrail anlaşır. Kudüs İsrail ile Ürdün arasında paylaşılır, Filistin topraklarının % 20’sini oluşturan Batı Şeria artık Ürdün’e geçer.

Beş Arap devleti sıra ile İsrail ile ateşkes antlaşması yapmalarına rağmen İsrail Devleti’ni siyasi olarak tanımazlar. Bu savaş İsrail için bulunmaz bir fırsat olur, bu sayede sınırlarını %75 oranında genişletme imkânı yakalar. Gazze ise Mısır’ın olur. Buradan da açıkça görüldüğü üzere Filistin’e yardım amacıyla yapılan savaşın sonunda Filistin dışında herkes fayda sağlar.

1950-1955 yılları arasında küçük çaplı çatışmalar olur. Ürdün’den Gazze’ye veya Lübnan’dan İsrail’e sızma çalışmalarına İsrail tarafından şiddetli misillemeyle karşılık verilir.

Cemal Abdülnasır

Mısır’da 1952 yılında Cemal Abdülnasır bir darbe ile yönetime geçer. Sıkı bir Arap milliyetçisi olan Nasır, Filistin meselesini sürekli gündemde tutar. Süveyş kanalını millileştirmesi ülkesinde ve Arap alemin de onu kahraman yapar. 26 Temmuz 1956’da, Süveyş Kanalı’nın millileştirmesi üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail birlikte Mısır’a saldırır. ABD ve SSCB’nin karşı koyması üzerine durmak zorunda kalırlar.

Yaser Arafat, El Fetih ve Filistin Kurtuluş Örgütü

El Fetih

10 Ekim 1959 tarihinde Yaser Arafat tarafından El-Fetih örgütü kuruldu. El Fetih, Filistin’i yalnız Filistinlilerin kurtarabileceği düşüncesinden yola çıkılarak kuruldu. Siyasi ve silahlı çalışmanın bir arada olması gerektiğini söyleyen bu anlayışı bazı Arap ülkeleri kendilerine bir başkaldırı olarak gördü.

28 Mayıs 1964 yılında Doğu Kudüs’te 1. Filistin Kongresi toplanır ve 2 Haziran 1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) kurulur. 1948’den beri, İsrail’in ortaya çıkışına verilecek karşılığa önderlik etmek için Arap devletleri arasında rekabet vardı. Bu yüzden Filistinliler olaylara seyirci kalıyordu. 1964’te Kudüs’te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) hemen ardından Arap devletleri tarafından tanındı. Ancak FKÖ’nün esasen kendi kontrollerinde kalmasını istiyordu. 1969‘da örgütün başkanı olan Yaser Arafat’ın amacı ise bağımsız Filistinlilerin mücadelesiydi. Bu arada El Fetih silahlı eylemlerle halkın gözünde popülaritesini artırıyordu.

1964‘te Kahire’de toplanan Arap zirvesinde İsrail’in Ürdün nehrinden su temin etmesinin engellenmesi kararı çıktı. Mısır yönetiminin Gazze-Mısır sınırında 1956’dan bu yana devriye gezen Birleşmiş Milletler barış gücü askerlerini sınır dışı edilmesi, 22 Mayıs’da Kızıldeniz’in girişindeki Tiran boğazından İsrail gemilerinin geçişini yasaklaması, fiilen İsrail’in Eylat limanına ambargo anlamına geliyordu.

Mayıs 1967‘de bu çatışmalar doruğa tırmandı. Arapların saldırısı beklenirken, İsrail, 5 Haziran 1967‘de Mısır, Suriye ve Ürdün’e saldırdı. O gün İsrail; Mısır, Ürdün ve Suriye hava kuvvetlerinin büyük kısmını imha etti. Artık Hava kontrolünü tamamen ele geçiren İsrail, Mısır, Ürdün ve Suriye ordularını durdurarak beş günde Gazze Şeridi’ni, ve Sina yarımadasını Mısır’dan, Golan tepelerini de Suriye’den ve Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ü de Ürdün’den almıştı. Asıl büyük darbe ise savaşın üçüncü günü yaşandı. Savaşın başında İsrail, Kudüs şehrinin işgalini planlanmamıştı. Ancak, savaş kısa sürede büyük bir zaferi beraberinde getirince İsrail yönetiminin fikri de değişti ve Kudüs’ün işgali kararlaştırıldı. 7 Haziran 1967’de İsrail askerleri tarihi şehre Kudüs’e girdi. Şehir sokak savaşları ile savunulmaya çalışıldıysa da birkaç saat içinde İsrail askerleri Burak Duvarının önüne gelmişlerdi. Kudüs’ün tamamı İsrail’in eline geçti. İsrail’in kontrolündeki toprak üç kat büyümüş oldu. 7 Haziran 1967 tarihi bu sebeple yahudi tarihinde Kudüs’ün yeniden birleşmesi günü olarak anılır.

1968 yılında George Habbash Marksist-Leninist eğilimli  “Filistin Kurtuluşu İçin Halk Cephesi” örgütünü kurdu. Örgüt uçak kaçırma, sabotaj gibi eylemlerle ses getirdi.

1969 Mescidi Aksa Yangını

22 Ağustos 1969 Perşembe sabahında Mescid-i Aksa’da, Siyonist Hıristiyan Denis Michael Rohan tarafından gerçekleştirilen saldırı sonucu yangın çıktı. Mescidin doğu kısmı ve Nureddin Zengin’in hatırası olan minber tamamen yandı. “Church of God” isimli bir tarikatın mensubu olduğu öğrenilen saldırgan, Mesih’in gelmesini hızlandırmak için bu eylemi yaptığını söyledi. Psikiyatriden alınan bir rapor ile ceza almadan ailesinin yanına gönderildi.

Yangın olduğu dönemdeki İsrail’in Başbakanı olan Golda Meir şunları söylüyordu: “O gece sabaha kadar korkudan uyuyamadım. Zannediyordum ki, Müslümanlar dört bir taraftan İsrail’e girecekler. Lakin sabah oldu ve korkulan olmadı. İşte o zaman idrak ettim ki biz dilediğimizi yapabiliriz, zira Müslüman ümmeti uyuyan bir ümmettir.”

Bu olayın ardından İslam İşbirliği Teşkilatı kuruldu.

Mart 1968‘de 200 FKÖ fedaisi, ağır silahlara ve tanklara sahip İsrail birliklerine karşı Ürdün-İsrail sınırındaki Karameh kasabasında 12 saat boyunca direndi ve İsrail birliklerini geri püskürttü.

Savaşlar sonrası  600-700 bin civarı Filistinli mülteci, Ürdün’e sığınmıştı. FKÖ’nün silahlı eylemlerinin de önemli bir kısmı buradan planlanıyordu. Ürdün hükümeti, sayısı artan Filistinlilerin risk oluşturacağını düşünmeye başladı ve İsrail tarafından gelen baskılar sonucunda 1970 yılı Eylül ayında Amman yakınlarındaki Zerka Mülteci Kampı’na saldırdı. 7-8 bin Filistinli hayatını kaybetti. FKÖ buradan Lübnan’a geçmek zorunda kalır.

6 Ekim 1973 tarihinde Mısır, Suriye ve Ürdün Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’nde bulunan İsrail kuvvetlerine saldırdı. Savaş, müslümanlar için kutsal olan Ramazan ayına ve yahudiler için kutsal olan Yom Kippur‘a denk gelmişti. Savaşta, ABD İsrail’e, Sovyetler de Arap devletlerine yardımda bulundu. Başlangıçta Mısır bir miktar ilerlediyse de sonradan İsrail üstünlüğü ele geçirdi. Ateşkes sonrası BM’nin müdahalesi ile herkes başladığı yere geri döndü.

1974 yılında FKÖ, Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ve BM tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı

30 Mart 1976 tarihi “Toprak Günü” olarak anılmaya başlandı. İsrail, bu tarihte Filistinlilere ait binlerce dönüm araziye el koymuştu ve yapılan protestolara cevap yine orantısızdı. 6 kişi şehid olurken, yüzlerce yaralı vardı.

Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat 19 Kasım 1977’de İsrail parlamentosunda bir konuşma yaptı ve İsrail’i tanıyan ilk Arap lider oldu. Musa (a.s.) gibi kızıldenizi ikiye ayırıp zafer kazandıracağı iddia edilen Sedat’ın hayallerinin hüsranla sonuçlanması kimse için sürpriz olmadı.

Camp David Anlaşması için biraraya gelen liderler

Camp David Barış Anlaşması

17 Eylül 1978‘de ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’ın girişimleriyle uzun süren gizli pazarlıklar sonucu İsrail ve Mısır arasında Camp David Barış Anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre, İsrail Sina Yarımadası’ndan çekilecek, Sina’daki tampon bölgeye BM Barış Gücü yerleştirilecek, İsrail gemilerine Süveyş kanalından serbestçe geçiş hakkı tanınacaktı. Mart 1980’de havayolu taşımacılığı başladı. Mısır İsrail’e petrol satışına başladı. Bu durum Mısır’ın Arap dünyası ile bağlarının tamamen kopmasına sebep oldu. 27 Mart 1979’da Irak’ın başkenti Bağdat’ta toplanan Arap Birliği, Mısır’a diplomatik ve ekonomik yaptırım kararları aldı ve elçilerini Kahire’den geri çekip mali yardımı kesti. Nasır döneminde kaybedilen toprakları kazanmayı vaadeden ama bunu savaşla başaramayan Sedat bu şekilde vaadini yerine getiriyor. Ama sonucu kendisi için iyi olmuyordu.

6 Ekim 1981’de resmi kutlamalar sırasında Enver Sedat suikastle öldürüldü.

1982’de Lübnan Başbakanı Cemayel’in Suriyelilerce öldürülmesi bahanesi ile başlayan olaylarda önce siyonist militanlar, mültecilerin kaldığı kampları tam bir ablukaya aldı, sonra 16 Eylül’den 18 Eylül’e kadar, İsrail’le ittifak yapan Falanjistler, Sabra ve Şatilla kamplarına saldırdı. Bıçak, balta gibi silahlarla başlayan saldırı, kimyasal silahlarla devam etti. Katledilen insan sayısının 3000’i aştığı tahmin edilebildi. Çünkü saymanın imkanı yoktu.

21 Mart 1983‘te Mescid-i Aksa’ya gizli bir yoldan girmek için tünel açıldığı tespit edildi.

Birinci İntifada

 9 Aralık 1987 yılındaki Birinci İntifada, İsrail’e ait  askerî aracın Gazze’de dört Filistinliye çarpıp ölümüne sebep olması üzerine başladı.  Protesto gösterilerine  İsrail askerleri  ateş açtı. Filistinli bir gencin şehid olması  yeni olayları tetikledi. Protestolar, tüm Gazzeye, Batı Şeria ve son olarak Doğu Kudüs’e yayıldı.

Birinci İntifada

Taş atan çocuklar ve onların kollarını kıran Siyonist askerler hafızalarda kalan kareler oldu. 5 Ocak 1988‘de Siyonist güçler, Mescid-i Aksa önünde gösteri yapanlara ateş açmış namaz kılan kırk kişinin ölümüne neden olmuştur. Protestolar sivil itaatsizlikle başlayıp, şehadet eylemlerine kadar uzandı, 1989’dan sonra hızını kaybetti. 1991’e kadar gerçekleşen olaylarda 1000’den fazla Filistinli şehid oldu.

1988 yılında Ürdün Kralı Hüseyin zaten 1967’den beri İsrail’in fiili  işgali altında  bulunan Batı Şeria’daki haklarından Filistin lehine feragat etti.

8 Ekim 1990‘da, iddia edilen Üçüncü Tapınağın temel taşını yerleştirme amacındaki radikal bir grup yahudinin Mescid-i Aksa’yı “Tapınak Tepesi” ilan etmesini protesto eden 30’a yakın Filistinli şehid olurken yüzlercesi yaralandı.

1991 Saddam’ın Kuveyt’i işgali sonrası oluşan kaos ortamında Arafat, anlaşılmaz tavırlarına bir yenisini ekledi ve Saddam’a destek çıktı. Sonraki süreçte Kuveyt, FKÖ’ye maddi desteğini kesmekle kalmaz, yaklaşık 600.000 Filistinliyi ülkeden çıkarır. Böylece, FKÖ maddi çöküntü içine girer.

1992 seçimlerini İsrail’de Sosyalist Parti kazanmasıyla İzak Rabin başbakan olur. Rabin ilk iş olarak FKÖ ile barış görüşmelerini başlatır.

19 Ağustos 1993’te Oslo’da anlaşma imzalanır. Öncelikle iki taraf birbirini tanımış olur. İsrail, işgal ettiği topraklardan çekilmeyi vaadeder ama çok az bir kısmından (parçalı olarak) çekilir. Filistinliler için en acı madde 1948 öncesinde Filistin’den ayrılanlar artık Filistin topraklarına geri dönemeyecek olmasıdır. Bu barış (!) ortamı münasebeti ile Türkiye de İsrail ile diplomatik ilişkilerini büyükelçilik düzeyine çıkarır.

Özerk Filistin Yönetimi’nin Kurulması

4 Mayıs 1994‘te Kahire’de imzalanan İlkeler Anlaşması ile İsrail, Gazze Şeridi’nin çoğunu terk ediyordu. Sadece yahudi yerleşimleri ve etraflarındaki arazilerde İsrail varlığı sürecekti. Batı Şeria’da ise Eriha kentini Filistinliler’e bırakıyorlardı. Yaser Arafat, Filistin topraklarına bu tarih itibarı ile  geri döndü, Filistin Kurtuluş Ordusu, İsrail birliklerinin boşalttığı yerlere konuşlandırıldı.

Filistin yönetimi, Gazze Şeridi’ndeki ilk yılında zorluklarla boğuştu. Filistinli militanların bombalı eylemlerinde onlarca İsrailli öldü. İsrail, özerk yönetimin topraklarına giriş çıkışları engelliyor, Filistinli militanlara suikastlar düzenliyordu. Yeni yerleşim inşaatları da durmadı. Filistin Özerk Yönetimi kendi toplumunun öfkesini kitlesel gözaltılarla bastırmaya çalıştı. İsrail içinde ise barış sürecine tepkiler sağ kanattan ve dini gruplardan geliyordu. Bu ortam içinde barış görüşmeleri yoğun çaba ile yürütülse de başlangıçta belirlenen takvime yetişilemiyordu. 24 Eylül 1995’te, 2. Oslo diye anılan anlaşma Mısır’ın Taba şehrinde ve Washington’da ayrı törenlerle imzalandı. Anlaşmaya dair yayınlanan ve İsrail’in Filistin’e yönelik uygulamalarına ayrıntılı şekilde yer verilen raporda, “İsrail, hala Batı Şeria’daki işgal edilmiş bölgeleri ekonomik sömürüye açık alanlar olarak kullanıyor” denildi. Raporda ayrıca, İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği Temmuz ayındaki son saldırılarda binlerce evi, onlarca sağlık kurumu, okul ve ibadethaneyi hedef alarak, tamamen yıkılmasına veya zarar görmesine neden olduğunun altı çizildi.

Bu anlaşma Batı Şeria’yı üçe bölüyordu.

A Bölgesi: Batı Şeria’nın yüzde 7’sini oluşturan bu bölge, Doğu Kudüs ve El Halil haricindeki belli başlı yerleşim merkezlerini tam olarak Filistin idaresine bırakıyor.

B Bölgesi: İsrail ve Filistinlilerin ortak kontrolüne bırakılan bu bölge Batı Şeria’nın yüzde 21’ini oluşturuyor.

C Bölgesi: İsrail bu bölgeyi kontrol altında tutacak, ama aynı zamanda Filistinli tutukluları serbest bırakacaktı.

Rabin Suikasti

Oslo Anlaşması, Filistinlileri pek heyecanlandırmadı. İsrailli dinciler ise ”yahudi toprağının” teslim edilmesine öfkeliydi. Öfke ve tahrik içeren bir kampanyaya hedef olan Başbakan Yitzak Rabin, bir aşırı dinci yahudi tarafından 4 Kasım 1995’te öldürüldü. Suikast bütün dünyayı şok etti. “Güvercin” diye nitelendirilen ve bir türlü tamamlanamayan barış sürecinin mimarı Şimon Peres başbakan oldu.

Mescid-i  Aksa’daki sözde arkeolojik kazılar

Takip eden 1996 yılı Hamas’ın şehadet eylemleri, İsrail’in haftalar boyu Lübnan saldırıları ile geçti. 29 Mayıs’taki seçimlerde, sağcı Netanyahu galip gelince hesaplar yine karıştı. Netanyahu, Oslo anlaşmalarına toptan karşıydı. Mescid-i  Aksa’da sözde arkeolojik kazılara da bu dönemde izin verildi. Tepkiler daha da şiddetlendi.

1997 yılı başında İsrail işgal ettiği El Halil şehrinin yüzde 97’sini Filistinlilere devretti. Bu yıl, 18 Mayıs’taki seçimlerin galibi İşçi Partili Ehud Barak’tı. Yeni iktidarın vaatlerinin en iddialısı 100 yıllık kavganın sonlandırılacağı iddiasıydı.

1998 yılı içinde FKÖ beyannamesindeki İsrail’in varlığı ve meşruiyetini reddeden maddeleri çıkardı.

İkinci İntifada

28 Eylül 2000‘de Ariel Şaron’un, koruma ve yandaş ordusuyla Mescid-i Aksa’ya girmesiyle başlayan protestolar Aksa intifadasına dönüştü. İlk günün bilançosu 7 şehid 200’den fazla yaralıydı. 2005 yılına kadar süren olaylarda şehit sayısı 4 bini aşarken yaralı sayısı 50 bine yaklaşıyordu.

Cenin Mülteci Kampına Saldırı

3 Nisan 2002’de 1948 mazlumlarının da dahil olduğu 15 bine yakın kişinin yaşadığı yaklaşık 1 kilometrekarelik Cenin Mülteci Kampına İsrail ordusu karadan ve havadan ağır silahlarla saldırdı. BM ve Uluslararası Af Örgütü bile bu kez İsrail’in savaş suçu işlediğini itiraf etti. Şehid sayısı 1300 yaralı sayısı bundan biraz fazlaydı. Erkek nüfusun çoğu tutuklandı, çoğundan bir daha haber alınamadı.

Rachel Corie’nin Öldürülmesi

16 Mart 2003 tarihinde Amerikan vatandaşı olduğu için kendini güvencede hisseden Rachel Corie isimli insan hakları aktivisti, bir Filistinlinin evini yıkmak için gelen buldozerin önüne dikildi. Dozeri kullanan asker tarafından ezilerek öldürüldü.

Rachel Corrie

Şeyh Ahmed Yasin’in Şehadeti

22 Mart 2004’te Hayatı Filistin davası ile özdeşleşmiş, ömrü sadece şehadet bekleyerek geçen Şeyh Ahmet Yasin, sabah namazı sonrası yapılan hava saldırısı sonucu şehid edildi.

Şeyh Ahmed Yasin

Yaser Arafat’ın Vefatı

11 Kasım 2004’te ismi yine Filistin davası ile anılan, siyasi görüşlerindeki zikzaklar nedeniyle de sıkça eleştirilere maruz kalan Yaser Arafat Fransa’da tedavi altında iken hayatını kaybetti.

Yaser Arafat

2005 yılı Ocak ayında Filistin’de yapılan seçimler sonunda Mahmud Abbas özerk yönetimin başkanlığına getirildi. İsrail lideri Şaron anlaşma gereği asker ve yerleşimcilerini Gazze’den çekti.

Doğal liderleri Arafat’ın kaybı sonrası Filistinli Müslümanlar arasında fikir ayrılıkları derinleşti. Gazze’de Hamas iktidarı ele geçirirken Batı Şeria’nın yönetimi El Fetih’in oldu.

2008 yılı Şubat ve Mart aylarında Gazze’de sivil yerleşimlere yapılan saldırılarda Filistinliler 100’ün üzerinde şehit verirken, 200 civarı da yaralı vardı.

Dökme Kurşun Operasyonu

27 Aralık 2008 tarihinde Roket saldırılarını gerekçe gösteren İsrail, mezuniyet töreninin yapıldığı bir polis merkezini vurarak aralarında Hamas’ın üst düzey güvenlik görevlilerinin de bulunduğu 140 polisi öldürdü ve Gazze Şeridi’nde “Dökme Kurşun Operasyonu”na başladı. 60 savaş uçağının katıldığı operasyonun sadece ilk saatlerinde 200’ü aşkın Filistinli hayatını kaybetti.

15 Ocak 2009’da Hamas hükümetinin İçişleri Bakanı Said Siyam, oğlu, erkek kardeşi ve ailesi ile birlikte İsrail’in füze saldırısında hayatını kaybetti.

2009 Davos Krizi

29 Ocak 2009 tarihinde dünya gündemini sarsan Davos çıkışını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan yaptı. Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nda dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail lideri Peres’e şahsının ve temsil ettiği devletin tarihinde görülmemiş bir ders verdi. “Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın biliyorum ki sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Benim sesim bu kadar çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüz, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum…” şeklindeki tarihi sözleri tüm dünyada yankılandı.

2009 Davos Dünya Ekonomik Forumu “One Minute” Çıkışı

Mavi Marmara Saldırısı

Mavi Marmara

31 Mayıs 2010’da “Rotamız Filistin, Yükümüz İnsani Yardım” sloganıyla yola çıkan Gazze’ye Özgürlük Filosu’na İsrail donanması uluslararası sularda saldırdı. Mavi Marmara gemisindeki 9 Türkiyeli yardım gönüllüsü şehid edildi. 50’yi aşkın gönüllü de yaralandı.

2011 yılı Eylül ayında, İsrail’in Gazze Şeridi’nde bir hafta boyunca düzenlediği hava saldırılarında 18 Filistinli yaşamını yitirdi.

31 Ekim 2011’de Filistin, UNESCO Genel Konferansı’nın kararı ile kurumun 194’üncü üyesi oldu.

30 Kasım 2012’de BM Filistin’e, BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsünü verme kararını aldı. BM Genel Kurulu’ndaki oylamada BMGK’nın beş daimi üyesinden Fransa, Rusya ve Çin bu kararı desteklerken İngiltere çekimser kaldı ABD ise hayır oyu kullanmıştı.

7 Temmuz 2014’te İsrail Gazze’ye yönelik 51 gün sürecek saldırılarını başlattı. Saldırılarda 530’u çocuk 302’si kadın 2 bin 100’den fazla Filistinli öldü, 10 binden fazla Filistinli de yaralandı. İsrail tarafında ise 64’ü asker 70 İsrailli öldü, 720 İsrailli de yaralandı.

14 Temmuz 2017 tarihinde İsrail polisi Cuma günü sabah saatlerinde Mescid-i Aksa’da silahlı saldırıda bulunduğunu iddia ettiği üç Filistinliyi öldürdü. Olayda yaralanan iki İsrail polisi de hayatını kaybetti. Bu olay üzerine Mescid-i Aksa’nın da içinde bulunduğu Harem el Şerif bölgesine giriş-çıkışlar iki gün boyunca yasaklandı. Açıldığında ise giriş noktalarına metal dedektörleri yerleştirildi. Dedektörleri protesto eden Filistinliler, Doğu Kudüs’ün sokaklarında namaz kılmaya başladı. Protestolarla gerilim daha da arttı. Hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’da protesto gösterilerinde bulunan Filistinlilere İsrail polisi müdahale etti ve toplamda dört Filistinli öldürüldü. Ardından bir Filistinli, üç İsrailli sivili bıçaklayarak öldürdü.

ABD Büyükelçiliğinin Kudüs’e Taşınması

6 Aralık 2017’de ABD Başkanı Trump, İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü tanıdıklarını belirterek, İsrail ABD Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıyacaklarını açıkladı. Buna karşı hazırlanan ve dünyayı aklı selime davet eden tasarı BMGK’da ABD tarafından veto edildi. Türkiye’nin öncülüğünde BM Genel Kurulunda yapılan oylamada ise 128 e karşı 9 ret ile tasarı kabul edildi. Sadece tavsiye niteliğindeki kararın kendisi çok işe yaramasa da tüm dünyanın terör ittifakı karşısında birleşmesi açısından oldukça anlamlıydı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin