Erem Şentürk ile Kudüs Üzerine

0
147

Kudüs röportaj dizimizin ilk misafiri Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Erem Şentürk. Şentürk ile “Kudüs ve Mescid-i Aksa şuuru” üzerine önemli mesajlar içeren bir konuşma gerçekleştirdik. Orijinal tespitler ve yapılabilir öneriler içeren bu röportajı tüm takipçilerimizin istifadesine sunuyoruz.

Soru 1: Selahaddin Eyyübi fetih öncesi 12 yıl boyunca birçok zorluklarla mücadele ederken halkta fetih inancının yüksek seviyede olduğunu görüyoruz. Halepli marangozun biri Aksa için minber yaparken, Diyarbakır’da kadınlar Kudüs fethinde kullanılmak üzere gül suları hazırlıyorlar.  Bugün için, öncelikle Türk milleti genelde tüm İslam coğrafyasında bu güçlü iştiyak nasıl ortaya çıkabilir?

“Kudüs’ü kim kurtaracak? Sen mi? Allah mı?”

Erem Şentürk: Bu meselelere bakarken bu iştiyak arayışı, Kudüs ile ilgili iştiyak arayışı ümmetin bir araya gelme meselesi, bu bir neticedir. Bu kadar netice odaklı iş yapmaz müslümanlar. Bu niyetle, gayret mesuliyetimiz vardır. Doğrudan ve sadece netice üzerine odaklanmış hareketler, insanlık tarihi boyunca genelde boşa çıkmış aksiyonlardır. Ne kadar büyük görünürlerse görünsünler, finalde ilanihaye bir boşa çıkma görüyoruz. Çünkü bir yanıyla,  bu birazcık da küstahlık oluyor. O zaman, önce şöyle basit sorular soracağız: Kudüs’ü kim kurtaracak? Sen mi? Allah mı? O halde, eğer bu soruya verdiğin cevap, “Allah Teala (cc) kurtaracak”, bu neticeyi Allah nasip edecekse ve bu cevabında samimiysen, bir adım geri atıp kulluk pozisyonunu sabitlemen gerekiyor. Kulluk pozisyonunu sabitlediğin andan itibaren bu işin içinde bulunan şartlar şunlar: bir “niyet”, iki “gayret”, üç “samimiyet”.

Niyet, gayret, samimiyet yan yana geldikten sonra Allah da bize bir netice takdir edecek. Bu meselenin birinci boyutu. Bir diğer yanıyla da biz müslümanlar dünyayı nasıl tarif ettiğimiz, hayatı nasıl tarif ettiğimiz konusunda kafamız karışmış durumda. Bu kafa karışıklığı 1900’lerin başlarında başladı, yani 20. yüzyılın başında başladı. Bugün 21. yüzyıldayız. 21. yüzyılda kafalar iyice karışmaya devam ediyor. Burada, iki tarihi müslümanın iyi öğrenmesi, iki tarihi müslümanın iyi çalışması, oturup kendini bu konuda iyi tahlil etmesi gerektiğini düşünüyorum. Birinci tarih 1929, ikinci tarih 1945… 1929 yılında ne oldu? Dünyada 1945’te ne oldu? Müslümanların bu iki yılı iyi tahlil etmeleri ve iyi öğrenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Doktorluk yapacaksan, mühendislik yapacaksan, siyaset yapacaksan, sivil toplum gönüllüsü olacaksan, sanatçı olacaksan, ev hanımı, anne, baba, her ne olacaksan ol, ama bu iki yılı iyi tahlil etmemiz gerekiyor.

Neden? Çünkü sen bugün ne düşünüyorsan, ne konuşuyorsan, ne yapıyorsan, ne diyorsan, neye kızıyorsan, nasıl kızıyorsan? Hepsi bu iki yılda ayarlandı ve bu iki tarihte belirlendi. Sen, bilerek veya bilmeyerek bu iki tarihte ayarlanmış kalıplar içinde aksiyon yapmaya çalışıyorsun. Birazcık uzaktan kendine baktığında göreceksin ki kafirin aklının içinde kalıp müslüman olmaya çabalayan, birazcık beyhude bir telaştasın. Kafirin aklını reddetmen gerekiyor. Zihniyetini reddetmen gerekiyor. En başta La ilahe illallah! dediğinde ki motivasyonla, La’yı kafirin zihniyetine ve kurallarına da demen gerekiyor. Bugün savaş dediğin şey nasıl olur? Mücadele dediğin şey nasıl olur? Bu mücadelenin sen neresinde durursun? Kimsin ve nasıl mücadele edersin? Kurallarını 1929’da ve 1945’te belirlediler.

Ne oldu bu iki tarihte? 1929’da büyük ekonomik buhran, sermayenin sıfıra yaklaşması, dünyada paranın bitiyor olması, ekonomik sistemlerin alt üst olmuş olması ve yeni bir ekonomik sisteme ihtiyaç! İşte bugün senin para dediğin, banka dediğin, finans dediğin, para kurumları hepsi o gün planlandı. O gün planlandı ve 1945’te kapitalizm artık bütün dünyayı ele geçirmişti. Sol sosyalist hareketler de dahil olmak üzere kapitalizmin kontrolünde. O da, vahşi kapitalizmin bir bileşeni olarak sisteme eklemlenmiş durumda. Hatta, sosyalizm, antikapitalizm, antiemperyalizm iddiasında olanlar bile doğrudan kapitalizme ait bir kurum haline dönüştü. Sen şimdi bütün bu sistemi topyekün reddedip en azından kendi içinde kendi hesaplarında kendin gibi olma mücadelesi vermek zorundasın.

Kafirin teorileri ile kafirin pratikleri ile İslami sonuçlar alamazsın. Bu 2+2= 4.

Kudüs üzerindeki meselede de biz kafirin aklının içinde kalıyoruz. Bir örnek verecek olursak; Filistin davasına bakarken bu işi parça parça halledelim, sıra ile halledelim, önce şunu yaparız sonra bunu yaparız aklı o söylediğin 1945 aklıdır ve sıra ile parça parça bölerek hareket etmek, İsrail’in sıra ile parça parça bölerek işgal etmesine yol açmaktan başka hiçbir şey değildir.

Filistin davası ayrı, Gazze ayrı bir dava, Batı Şeria ayrı bir dava, Kudüs ayrı bir dava falan değildir, Filistin davası bir bütündür. Filistin yekpare tek parça bir bütündür. Bunun davası da bir bütündür.

Soru 2: Sizce Kudüs davasında Türkiye ve Türk halkının konumu / önemi nedir? Bu soruyu “Türkiye, Türkiye’den ibaret değildir.” ifadesi bağlamında değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

“Filistin benim kopmuş organımdır. Ve Filistin’e dair hissettiğim acılar da “Fantom Ağrıları”dır.”

Şimdi bizim Kudüs ile ne alıp veremediğimiz var. Niye bu kadar dertleniyoruz? Doğru tarif etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kendi içimizde Kudüs’ü nereye koyduğunuz meselesidir bu? Kudüs senin nerende duruyor.? İşte dünyanın bir yerinde bir haksızlık oluşuyor ve sen o haksızlığa karşı hakkı savunarak, üzerinde durduğun büyük tarih gereği haklının yanında, mazlumun yanında olan bir millet pozisyonunda mı bakıyorsun? Buradan da bakabilirsin ama, bu hatalı ve eksik bir bakış açısı olur. Şili’ye buradan bak veya Venezuela’ya buradan bak, ama “Kudüs dedin mi?” işler değişir.

Neden? Kudüs’ün pozisyonu bizim hayatımızda şudur: Bir insanın bacağı koparsa, bu kopan bacağını veya kopan kolunun parçalarında ağrı hissedebilir. Kopmuş bacağı olan bir adam, kopmuş bacağının topuğundaki ağrıdan dolayı doktora gidebilir. Kolu kopmuş bir adam, bileğim ağrıyor diye doktora gidebilir. Doktorlar bu adamlara “Defol git. Yalancı! Senin kolun kopmuş bileğin mi ağrır?” demezler. Gerçekten kolu kopmuş adamın eli ağrıyormuş gibi, bacağı kopmuş adamında ayağı ağrıyormuş gibi onu tedavi ederler. Bu ağrı sahte bir ağrı mıdır? Değil. Tıpta yansıyan ağrı diye ağrı vardır. Bu ağrı yansıyan ağrı mıdır? O da değil. Bu ağrı “fantom ağrısı”dır. Fantom ağrıları kopmuş, gitmiş organların acılarını hissetme üzerinedir. Ne alaka? Çünkü ana gövde de, beyin de o kopmuş organa dair sinirsel miras halihazırda aktif olarak durmaktadır. Filistin benim kopmuş organımdır. Ve Filistin’e dair hissettiğim acılar da  “Fantom Ağrıları”dır. (Kesilip uzaklaştırılmış bir uzuvda hissedilen kasılma, yanma ve batma niteliğindeki ağrılar)

Ben Filistin’i, kendim bütünümü nasıl tarif ettiğim meselesini, ilk adıyla “Ahdi Milli”, ikinci adıyla “Misak-ı Milli” olan sınırları zaten adam çizip, bana bunu inandırmış ve ben bugün mesela Suriye’yi yabancı bir memleket zannediyorum. Filistin’i yabancı bir memleket zannediyorum. Kerkük’ü yabancı memleket zannediyorum. Kırım’ı yabancı bir yer zannediyorum. Batı Trakya’yı, Yunanistan falan zannediyorum. Nereden geliyor bu zanlarım? Bu zanlarım şuradan geliyor: O sınırları çok ciddiye aldım ben.

Halbuki, o sınırlar şeytanın ayak izleriydi. Ve ben bugün bütün düşünce dünyamı bir müslüman olarak şeytanın ayak izleri çerçevesinde ayarlıyorum. Nereye göre yapacaktım? Bu meseleye dair son cümlem şu olsun. Hiçbir şey bilmiyorsanız Çanakkale’ye gidin ve bir Filistinli ile Haleplinin yan yana nasıl yattığını görün. Filistinli, Halepli, Bosnalı, Manisalı, Mersinli, Kırımlı adamlar yan yana yatıyor.

Ne alaka? İşte şehit mezar taşları bizim aklımızın sınır taşlarıdır, haberiniz olsun. Müslümanın aklının sınır taşları, şehitlerinin mezar taşlarıdır. Müslüman dünyaya dair hiçbir şey bilmiyorsa buradan baksa bile işi çözer. Çünkü şehit mezar taşı medeniyetin sınır taşlarıdır.

Soru 3: Bir söyleşinizde Kudüs davasında gücümüz nispetinde yapılması gerekeni yapıp ardından mütevekkil olunması gerektiğini ifade etmiştiniz. Bu noktada sorumluluk sınırımız nedir sizce?

“Kıblesini tayin edemeyecek kadar mekan bilgisinden eksik olan adamın kulağından tutarlar, el âlemin kıblesine secde ettirirler.”

Bu sorumluluk sınavı ve bir insanın sorumluluk sınırını belirleyen şartlar sırasıyla şunlardır: Birinci şart; fiziki gücü. Allah’ın ona ne kadar fiziki güç verdiği, imkanlarının ne olduğu. İkinci şart; meşrebi, fıtratı, eğitimi, ailesi, kendi bulunduğu mekan… Bu şartlar arka arkaya dizildiğinde bahsettiğimiz sınırlar ortaya çıkar.

Bunların farkında olmalısınızdır. Buradaki sorun, müslüman kendine dair bu hususlar tahlil ediyor mu? Kendinin muhasebesini yapıyor mu? Durumun farkında mı? Yani benim acaba ne kadar imkanım var? Benim hangi yönde eğilimlerim var? Hangi yönde meşrebim var? Çünkü, hadis-i şeriflerden de kesin olarak biliyoruz ki imkan, Allah Teala’nın bize cennette gitmemiz için verdiği fırsatlardır.

Ve hiçbir imkan, bir diğerinden daha değerli değildir. Allah sana yazı yazma imkanı verdiyse, sen yazı yazacaksın. Allah sana para imkanı verdiyse, sen paranla mücadele edeceksin. Allah sana askerlik meşrebi vermiştir, onu değerlendireceksin. Kimi çok güzel dua eder, kimisi çok güzel ağlar. Kimisine ağlamak yakışır, ağlayarak dua etmek yakışır, bazı adama da para harcamak yakışır. Kimisi var ya, sırf morali yükseltir, çok güzel motive eder. Bazı adam vardır, beraber yol yürürsün yorulmazsın ondan, bazı adam vardır oturup onunla yemek yiyeceksin, bu da Allah-u Teala’nın kullarına dağıttığı hediyeleridir.

Herkes kendine verilmiş olan hediyenin farkında olacak. Sen bunun farkında değilsen başka biri gelip senin kulağını çekerse başka biri seni yönlendirirse olmaz, çünkü işin sırrı ne? İşin sırrı kıbleyi tayin etme şuuru. Kıblesini tayin edemeyecek kadar mekan bilgisinden eksik olan adamın kulağından tutarlar, el âlemin kıblesine secde ettirirler. Öyle olmaz! Müslüman adam kıblesini kendi bulacak.

İkinci şart, niyet etmek. Niyetsiz her şey geçersizdir. Niyetsizlik hali şuursuzluk halidir. Mesela, bugün pazartesi olsa, ben nafile oruç tutsam veya Ramazan olsa farz oruçlardan bir gün içinde olsam farkında olmadan şuursuzca önümde duran suyu içsem orucum bozulur mu? Bozulmaz. Neden? Çünkü, şuursuz iken bırak sevaba girmeyi, günaha bile giremezsin. Şuursuzken orucunu bile bozamıyorsun.

Konu ne? Niyet. Mevzu ne? Yaptığının farkında olmak. Üç kavram bu işin çerçevesidir. Niyet, zaman, mekan. Müslüman adam niyetlidir. Müslüman adam, zamanın farkındadır. Müslüman adam, mekanın farkındadır. Bu, namaz kılarken de geçerlidir. Niyet etmezsen namaz olmaz. Sen  zamanın farkında değilsen, hangi vaktin namazını kılacağını tespit edemezsin. Mekanın farkında değilsen,  kıbleni tespit edemezsin. Doğru mu? Bu hayatın her yerinde böyledir. Müslüman adamın niyeti olacak. Hangi çağda yaşıyorum? Bu çağın sorunları neler? Bu çağın cevapları neler? Bu çağın ihtiyaçları nelerdir?

Oturup hayal edelim. İmam-ı Rabbani Hazretleri bugün yaşasaydı hutbede ne anlatırdı?

İmam Gazali Hazretleri bugün,  yazsaydı, önemli eserlerinden biri olan El munkizü mine’d Dalal kitabında  ne yazardı? İçine ne koyardı? Bugünün dertleri ne derdi? Bugün İmam Maturidi Hazretleri olsaydı, neyi reddeder de, o gün mutezileye yaptığını bugün kime yapardı?

Sen de onu yapacaksın. İşte bu, zamanın farkında olma bilgisidir. Bir de mekanın farkında olma bilgisi vardır. Öyle kafana göre İngiliz’in ağzıyla Filistin’e, Suriye’ye Ortadoğu dersen olmaz. O, Londra’dan bakınca Ortadoğu. Sen niye Londra’dan bakıyorsun dünyaya? Mekanın farkında olma meselesi işte budur.

Soru 4: Kudüs ve Mescid-i Aksa hususunda sivil toplumun algısı her daim yüksek seviyede nasıl tutulabilir?

“… Bir insan birine bir şey söylüyorsa kendine nispetle söyler, bu temel kuraldır. O zaman Kudüs’e ne söylüyorsan, kendimize nispetle söylüyoruz. Kudüs’e söylediğimiz şey yanlışsa, başa dön kardeş.”

İlk önce Kudüs’ü doğru tarif etmek gerekir., Kudüs bizim neyimiz olur sorusunun  cevabını doğru vereceğiz. Kudüs bizim neyimiz olur?

Arkadaşımız mı? Akrabamız mı? Ev sahibimiz mi…Belki başka bir şey.

Kudüs bizim neyimiz olur? Dünyanın bir yerinde haksızlığa uğramış bir kaç tane gariban adam mı? Zamanında dedelerinin yerlerini altınlarla sattığı bir grup aptal mı?

Bunu tarif etmemiz lazım. Kudüs bizim neyimiz olur? Çünkü kamuoyunda temelde birkaç eksik bilgi var. Hâşa, ben bütün eksikleri tamamlayacağım iddiasında bulunamam, bütün ümmetin imanı sorumluluğu falan bende değil yani. Ben kendi sorumluluğumu zor taşıyorum. Bir de hanımımın ve çocuğumun. Bu işte klasik müslüman refleksi. Eşimden çocuğumdan, bir de kendim dedim yani, ben ancak bunlara yeterim, hatta yetemiyorum bile. Ben bu kadar acizken, kalkıp ümmetin imanının sorumluluğu ben de falan diyemem. Ben öyle bir tribe giremem ve bu küstahlık olur, ama bir tanesinin cevabını verebilirim.

Bir tanesi için bir bilgi eksikliği için mücadele edebilirim. Kudüs bizim neyimiz olur?.

Yani, Kudüs’ü nereden anlamaya başlarım ben? Ne zamandır Kudüs bana ait? Ne zamandır Kudüs benimle ilgili? Kudüs’ün benimle ilgili olan bağları sırasıyla nedir? Bunun tarihi nedir? 1948 mi? 1910 mı? 1909 mu? 1810 mu? 1453 mü? 1071 mi? Ne zaman? Yani hicret mi? Hz. Peygamber mi? İbrahim (a.s) mı? Ben Hz. İbrahim (as) olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca herkes, karşısındakini kendine nispetle tarif eder. Dolayısıyla önce kendini tarif etmen gerekiyor. Sen kimsin? Senin aidiyetin ne ile inşa edildi? sorusunun cevabını vermek zorundasın, çünkü ben, sana kardeşim dediğimde senin abin olurum, sana babam dediğimde senin oğlun olurum, sana oğlum diye hitap ettiğimde senin baban olurum.

Çünkü bir insan birine bir şey söylüyorsa kendine nispetle söyler, bu temel kuraldır. O zaman Kudüs’e ne söylüyorsan, kendimize nispetle söylüyoruz. Kudüs’e söylediğimiz şey yanlışsa, başa dön kardeş. Demek ki kendini yanlış tarif etmişsin.

Eğer kendine nispetle konuşuyorsan ve kendine nispetle Kudüs’e bir şey söylüyorsan, o söylediğin şey de yanlışsa, demek ki kendini yanlış tarif etmişsin. Kendi aidiyetini yanlış tarif etmişsin. Milleti İbrahim, ümmeti Muhammed misin sen? O zaman bak Kudüs’ün anlamı değişti. Hilal sembolünün önemi burada başlıyor.

Soru 5: Sizce mücadele sahalarından biri de ekonomik boykot olmalı mı? Olmalı ise sizce önemi nedir?

“Markaların nerede üretim yaptığı hiç önemli değil, bize hiçbir zararı olmaz. Türkiye’de üretim yapıyormuş falan filan, hiç gözünün yaşına bakmayız.”

Bak, ekonomik boykot muhakkak olmalı ben inanıyorum buna. Ben şunu çok severim, marka batırma motivasyonunu severim, yani odaklanacaksın İsrail’in bir markasına yıllarını vereceksin, yani yıllarını vereceksin ve batıracaksın onu.

Çünkü, ben biliyorum kâfirin her türlüsünün; yahudi, ateist, budist, deist, reikici, yogacı fark etmez, bir numaralı zayıf karnı, paradır, servetidir. Bunlar şeytan ahlâkıyla ahlâklandıkları için servetleri, altınları için ölürler. Kafiri servetinden vurun. Kafiri parasından vurun. Ölür ölür kolunu kopartmasan, bacağını kopartsan o kadar canını yakamaz. O kadar aksatamazsın onu. Ben buna inanıyorum ve ben bunu destekliyorum.

Çünkü bütün savaşlar ticari savaşlardır. Aslında şu anda İstanbul’dayız biz.

Tam olarak Çanakkale-İzmir ve İznik aralığındaki o bölgede Marmara ve alt bölgesinde gerçekleşen büyük bir savaş var. Avrupa’nın ilk savaşı “Maraton Savaşı”, milattan önce 500’lü yıllar. Burada, Perslerle Helenler savaşıyorlar ve bu savaş Avrupa’nın ilk savaşı kabul ediliyor. Avrupa’nın “Kurtuluş Savaşı” olarak kabul ediliyor ve o savaşın sebebi ne biliyor musunuz? Pers kültürü ile Helen kültürünün mücadelesi mi? Hayır. Sebep, Karadeniz ticaret yollarının meselesi. Dünyada hangi savaş varsa aklınıza geliyorsa, kafirlerin hepsi para için savaşmışlardır. Haçlı orduları da dahil…

Haçlı Seferleri dahil. Ne alaka ya, adamlar niçin geldi? Adı üstünde Haçlı, onlar asker toplamak için yapılan hileydi.

Konu paraydı, konu büyük ticaret kaynaklarının üzerinde müslümanların durması meselesiydi. Dolayısıyla, bütün savaşların para için yapıldığı bir dünyada. Kafirin para kaynağı olan bir markaya odaklanıp, onu batırmayı hedeflenmek ve yıllarca bu uğurda çalışmak şahane bir davadır, ve bu davayı her türlü desteklerim. Ayrıca, bu markaların nerede üretim yaptığı hiç önemli değil, bize hiçbir zararı olmaz. Türkiye’de üretim yapıyormuş falan filan, hiç gözünün yaşına bakmayız. 1500 tane insan işsiz kalacakmış, buluruz iş, onlar başka yerlerde çalışırlar. Rızık Allah’tandır. Benim görüşüm bu.

Soru 6: Başta Kudüs eski müftüsü Şeyh İkrime Sabri ve daha nice Kudüslü değerli insan, Türkiye’ye çeşitli seminer ve konferanslar vermek üzere geliyor. Sizce bu tür organizasyonlar ne tür faydalar sağlıyor? Değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

“Bu işin çilesi üzerinde bir dünya haritasından daha karışık çile resimleri olan, üzerlerinde, sırtlarında, omuzlarında, yüzlerinde, alınlarında benim bir ömrümden daha fazla yüz çizgisi olan adamlar bu kişiler…”

Birinci fayda ünsiyet. Sembol kişilerle, bu işi bizim burada gevezeliğini yaptığımız derdin aslını sırtlanmış adamlar, acısını çekmiş hamurunu yoğurmuş, ona kanını dökmüş, evladını vermiş, kardeşini vermiş akrabasını vermiş, toprağını vermiş. Bunların hepsini feda etmiş, bu işin çilesi üzerinde bir dünya haritasından daha karışık çile resimleri olan, üzerlerinde, sırtlarında, omuzlarında, yüzlerinde, alınlarında benim bir ömrümden daha fazla yüz çizgisi olan adamlar bu kişiler.

O insanlarla ünsiyet peydah etmek, o insanlarla göz göze gelmek, tanışmak, o insanların sesini duymak, o insanlarla aynı duygu ortamında olmak. Bunların hepsi kardeşliğin inşası ve pekişmesi için çok büyük şeylerdir. Hem ona, bundan sonraki kavgasında, bundan sonraki söyleyeceği her şeyde yeni bir enerji, yeni bir güzellik vermiş olursun.

Aynı zamanda sende de yeni bir enerji, yeni bir güzellik olur. Dolayısıyla batının adını bilmediği için sinerji dediği şey var. Aslında onun adı berekettir. Berekette, bir artı bir eşittir üç eder. İslam’da bu berekettir. Biz bereketi yanlış anlıyoruz, yani eksik tarif ediyoruz. Böyle 3 kişiye olan, çorba 4 kişiye yeter,  para artabilir falan gibi. Evet, bu da berekettir, ama bereketten kastımızın tamamı da değildir..

Müslümanın bereketli bir lirası kâfirin bereketsiz 10 bin lirasından daha güçlüdür aslında.

Aynı şey zaman için de geçerlidir, zaman da bereketlenir, ömür de bereketlenebilir bir adamın ömrü uzayabilir, nasıl uzar? Hani her nefes sabitti. Şöyle olur, iki tane adam vardır. İkisi de 45 yaşındadır. Birine soruyorsunuz, merhaba kaç yaşındasınız? 45. Ne yaptınız şu ana kadar? 3 tane cihada katıldım, iki tane sefere katıldım, 35 tane ülke gördüm, 17 tane kitap yazdım, 5 tane dil konuşuyorum, bir tane karım, birkaç tane çocuğum var. Çok güzel. Şu hizmetleri yaptım, şimdi şöyle yapıyorum, şunları yapıyorum. Diğer adama soruyorsunuz, siz kaç yaşındasınız? 45. Ne yapıyorsunuz? Annemin evinde oturuyorum çekyatta. Evlilik? Hayır, hiç evlenmedim. Herhangi bir şekilde dünyaya gezdiniz mi? Yok gezmedim. Bir araştırma yaptınız mı? Yapmadım. Bir dil öğrendiniz mi, öğrenmedim. İbadet, o da yok, hiçbir şey. Yok. Ne yapıyorsun? Çekyatta yatıyorum, televizyon izleyip siyasi eleştiriler yapıyorum, twit atıyorum.

Sizce, bu iki adam da 45 yaşında mı? Değil. Biri 8 yaşında, biri 160 yaşında. O zaman 160 yaşındakiler olunca, işte bu adamlar gelince ne oluyor biliyor musun? Ömürler de bereketleniyor, hayatlar da bereketleniyor.

Soru 7: Davamız Kudüs takipçilerine bir bütün olan Filistin davası için mesaj verebilir misiniz?

Hür ve adil bir Filistin, bütün dünya barışının teminatıdır.

Çünkü, kafirler de bunu ezbere biliyorlar, sadece bizim kadar yüksek sesli söyleyemiyorlar.

Sadece Filistin değil, bütün dünya İsrail işgali altındadır. Filistin’in özgürleşmesi dünyada hür, adil ve barış huzur dolu bir dünyaya gidişin teminatlarından bir tanesidir ve Filistin, hür dünyanın şerefli adımlarından biridir. Tavsiyem, bu adım için elinizden gelen samimi gayreti gösterin.

Soru 8: Özelde Kudüs, genelde Filistin davasının Türkiye’de sivil kamuoyu tarafından az sahiplenilmesinin sebeplerinden biri nedir?

“İran muhiplerine, İran’ı seven, dünyanın kurtuluşunu İran’da olduğunu düşünen Türkiye’deki insanlara şu çağrıyı yapıyorum…Eğer Kudüs ve Filistin davasında samimi iseniz çekilin bu işin içinden, çıkın bu işin içinden, kirletmeyin şu Filistin davasını, kirletmeyin şu Kudüs davasını da…”

İran için Kudüs bir dış politika istismar malzemesinden öte hiçbir şey değil. İran bütün dünyadaki varlığını Kudüs üzerinden yürütüyor. İslam dünyasının içine de Kudüs’ü bahane ederek sızıyor. Bunun farkında olan Müslümanlar da biliyorlar ki bir yerde bir Filistin adı geçiyorsa, bilhassa Kudüs adı geçiyorsa, altından İran’ın bir oyunu, bir Acem oyunu çıkma ihtimali vardır. Bu bilgi, fabrika ayarlarından dolayı Anadolu’da yaygın bir bilgidir ve bunun örneklerini de Türk siyasi tarihinde çok gördük.

On yıllardır Kudüs adı altında doğrudan İran’ın oyunları ile ateşlenmiş bir sürü rezalet oldu. Bu ülkenin müslümanlarının ağzı sütten çok yandı. Şimdi biz, Filistin davasında genel tavır olarak çok itiraf edilmiyor, fazla yüksek sesli söylenmiyor ama yoğurdu üfleyerek yeme durumu var. Ben bu röportajı okuyan bütün İran muhiplerine, İran’ı seven, dünyanın kurtuluşunu İran’da olduğunu düşünen Türkiye’deki insanlara şu çağrıyı yapıyorum.

Diyorum ki, eğer Kudüs ve Filistin davasında samimi iseniz çekilin bu işin içinden, çıkın bu işin içinden, kirletmeyin şu Filistin davasını, kirletmeyin şu Kudüs davasını da. Sizden korktuğu için geride duran müslümanlar var, sizin yüzünüzden giremiyorlar, gizli gizli giriyorlar bu işlerin içine, sonra uzaklaşıyorlar. Kişisel olarak söyleyeyim, bir sürü Kudüs ve Filistin ile ilgili derneğin kapısının önünden bile geçmeyişimin, onlardan çok korkmanın, haklarında en ufacık bir şey yazmayışımın, aman ha bunlardan uzak durun, çoluğumuzu çocuğumuzu da bunlardan uzak tutun deyişimin sebebi İran’dır. Çünkü biliyorum ki, onların da içlerine İran sızmış ve İran istismar ediyor Kudüs’ü ve Filistin’i.

İsrail ile İran gece ile gündüz gibi birbirini var eden zıtlar olarak, dünyada müslümanların nezdinde birbirlerini var edip duruyorlar. İran, İslam dünyasında İsrail üzerinden meşruluk kazanmaya çalışıyor. İsrail de batı dünyasında İran üzerinden meşruiyet kazanmaya çalışıyor. İslam dünyasının içinde İran’ı eleştirmeye kalktığınızda, İsrail yanlısı olmakla suçlanırsınız. Londra’da İsrail eleştirisi yaptığınızda, İran yanlısı olmakla suçlanıyorsunuz. Numaralar hep aynıdır, tezgah hep aynıdır. İran ve İsrail birbiri üzerinden kendi alanlarında alan tanımı yapıyor ve meşrulaşıyorlar. Bu arada da Filistin davasını istismar edip eritiyorlar. Her ikisinin de Kudüs ve Filistin konusundan çekilmesi lazım. Çok kirlettiler bu işleri. Çünkü ben sıradan bir müslüman olarak sırf İran’dan korktuğum için bu işlere dahil olmuyorum.

Erem Şentürk – Kudüs röportajı 

Bir önceki Kudüs haber için;

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin